Bakara 120 - Dinlerine uymadıkça senden razı olmayacaklar



Diyanet:
"Din" diye çevrilen millet kelimesi, "Allah'ın, peygamberleri aracılığıyla insanlara bildirdiği, onları Allah'a yakınlaştıran yol; dinî ilkelerin ve kuralların bir toplum tarafından benimsenip geleneklektirilmiş şekli" anlamına gelir. Başka bir tanıma göre millet, Allah'ın koyduğu kuralları ve İlkeleri, din de kişinin uyguladığı kuralları ve ilkeleri ifade eder. Buna karşılık dinin aslî biçimine olduğu gibi, az çok yozlaştırılmış şekline de millet denilebilir. Nitekim âyette millet kelimesinin, ikisi de tahrife uğramış olan Yahudilik ve Hıristiyanlık İçin kullanılmış olduğunu görüyoruz. Milletin dinden bir başka farkı da, sadece bir peygambere veya bir topluluğa nispet edilebilir olmasıdır. Meselâ "İbrahim'in milleti, hıristiyan milleti, İslâm milleti" denilebildigi halde "Ahmed'İn milleti, Ali'nin milleti" denilmez; buna karşılık din kelimesi her durumda kullanılır. Ayrıca Allah'ın dini (dînullah) denilir, fakat Allah'ın milleti (milletullâh) denilemez.

Bir önceki âyette buyurulduğu gibi Hz. Muhammed, gerçek bir elçi sıfatıyla bütün insanlar İçin bir rehber, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderilmiş olmasına rağmen, Medine'deki yahudiler tam bir taassup ve tutuculukla Hz. Peygamber'e ve İslâm'a karşı tavır almışlar; ona ve onun getirdiği yeni dine uymaları ve bu dinin gerçekleştirdiği yenilikleri benimsemeleri gerekirken, tam tersine Peygamber kendi dinlerini benimsemedikçe ondan asla hoşnut olmayacaklarını ortaya koyan bir tutum sergilemişlerdir. Fakat Allah nezdinde önemli olan, şu veya bu kişi ya da zümrenin hoşnutluğunu kazanmak değil, hidayet üzere olmak, doğru ve kurtuluşa götüren yolu izlemektir. Bu yol ise Allah'ın yoludur; O'nun bildirdiği iman esaslarını, ibadet ve hayat tarzını benimseyip yaşamaktır. Bunlara dair bilgi geldikten sonra, yani Allah Teâlâ resulüne vahiy yoluyla hak dini ve onun esaslarını bildirdikten sonra artık yahudilerin veya hıristiyanlann arzularına uymak, İslâm'la bağdaşmayan inanç, ibadet ve hayat tarzlarını benimsemek mümkün değildir; bunu yapan bir kimse Allah'ın dostluğunu ve yardımını da kaybetmiş olur. Âyette bu uyarıyı ifade eden bölümde Hz. Peygamber'e hitap edilmekteyse de, onun böyle bir sapma göstermesi mümkün olmadığından asıl muhatap müslüman bireyler ve topluluklardır.
Yahudilerle hıristiyanların, kendi dinlerine uymadıkça müslümanlardan memnun ve hoşnut olmayacakları yönündeki Kur'ânı Kerîm'in bu tespiti, tarihî olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Nitekim müslümanlar kendi topraklarındaki Ehli kitaba karşı son derece adaletli ve insanî bir tavır sergiledikleri, hatta zaman zaman İslâm beldeleri onlar için bir sığınak olduğu halde, müslüman İspanya'nın (Endülüs) İşgalinden başlamak üzere istilâ ettikleri bütün İslâm ülkelerinde yahudi ve hıristiyan yönetimler müslümanlara karşı çok zaman vahşete kadar varan baskı, sindirme ve sömürü politikaları izlemişlerdir. Ayrıca hıristiyan Batı dünyası, Macarlar gibi hıristiyanlaşmış Türkler'i benimsediği halde Müslümanlığını korumuş Türkler'i hiçbir zaman dost olarak görmemiş; özellikle Tanzimat'tan bu yana Türkler'in göstermiş olduğu Batı dünyasıyla yakınlaşma çabaları, onların bu olumsuz tavırları yüzünden daima sonuçsuz kalmış ve Türkler'in aleyhine işlemiştir, Hıristiyan dünyanın diğer müslüman milletler, hatta hıristiyan olmayan bütün toplumlar karşısındaki tutumu da bundan farklı değildir. Hıristiyan Batılılar'ın Müslümanlığı Hıristiyanlığa karşı, müslümanlan da htristiyanlara karşı tehlikeli bir güç olarak algılamaları, İslâm'a ve miislümanlara karşı daha zalim ve haksız tavırlar sergilemeleri sonucunu doğurmakta; bu yüzden bir kısmı iyi niyete dayalı dinler arası diyalog ve benzeri teşebbüsler de ya sonuçsuz kalmakta veya müslümanlar aleyhine bir komplo şüphesini haklı çıkaran işaretler taşımaktadır.
Bütün bu tespitler yahudilere ve hıristiyanlara karşı, körü körüne dostluk duygusu besleyip kişiliksiz ve teslimiyetçi bir davranış tarzını benimsemenin de, onların hatasını tekrarlayarak, kör bir düşmanlık duygusuna kapılıp haksız davranışlara kalkışmanın da yanlış olduğunu göstermektedir. Her iki aşırılık da en başta Kur'ânı Kerîm'in öğretisine aykırıdır. Zira Kur'an müslümanlara bir taraftan "Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha uygundur"derken, diğer taraftan da üzerinde durduğumuz âyette görüldüğü gibi, "Eğer sana gelen ilimden (vahyin ortaya koyduğu gerçeklerden) sonra onların arzularına uyarsan, bilesin ki artık Allah sana ne dost ne de yardımcı olacaktır" der. Şu halde müslümaniar için yapılacak iş, dostluk ve düşmanlık gibi duyguların etkisiyle zulüm veya zillet tavırları sergilemekten sakınmak; İslâm'ın genel öğretisine uyarak iman, akıl, ilim, irfan, dürüstlük ve adalet gibi zihnî ve ahlâkî erdemlerle donanmak, bu erdemlerle desteklenen bîr kültürel, siyasî ve ekonomik rekabet ve gelişme İradesini en verimli biçimde harekete geçirerek onurlu ve kişilikli bir ilişki zeminini oluşturmaktır.

Ali Küçük:
Sen onların milletine girinceye kadar. Hiçbir zaman bir Yahudi, bir hıristiyan müslümandan razı olmaz, müslümanı dost kabul etmez ve etmeyecek de. Ama ne zaman ki müslüman tevhidi, İslâm’ı, imanı, Kur’an’ı, Rasûlü, Allah’ı, kitabı bir tarafa bırakır da yahudi ve hıristiyan inancına girerse, bunu kesinkes ispatlar ve onlar gibi bir hayata, onlar gibi bir imana, onlar gibi bir düşünceye boyun eğerse, işte o zaman onlar kendilerinden razı olabilirler. Yâni o dinini terk eden Müslümandan ancak razı olurlar. Aksi takdirde tarihin hiç bir devrinde, hiç bir toplumunda gerçekleşmeyen bir şeydir bu. Yahudi ve hıristiyanların müslümanlardan razı olması.
…..
         Millet; tutulup gidilen yol demektir. Millet; din ve şeriat demektir. İşte bu mânâda yahudilik ve hıristiyanlık birer millettir. İslâm da bir millettir. Yâni sen kendi milletini bırakıp, kendi dininden çıkıp onların milletine, onların dinine girmedikçe onlar senden razı olmazlar. Sen yahudi ve hıristiyan olmadıkça asla senden razı olmayacaklar onlar.
         Evet müslümanlar bugün ne kadar onlara benzemeye çalışırlarsa çalışsınlar, onların amellerini ne kadar taklit ederlerse etsinler, onların düşüncelerinin yapısal özelliklerine ne kadar evet de deseler, açıktan açığa kendi dinlerinden çıkıp, biz de yahudiyiz, biz de hıristiyanız demedikleri sürece, kiliselerine, havralarına girip onlar gibi ibâdet etmedikleri sürece onlar sizden asla razı olmayacaklar. Sizi ebediyen sevmeyecekler. Sizin hakkınızda ebediyen hayır düşünmeyecekler.
         Meselâ hakikaten şu anda İslâm dünyasının pek çoğu, başlarındaki ne idiğü belirsiz idarecileri vasıtasıyla yahudi ve hıristiyanlara peşkeş çekildiği bir konumdadır. Ama şurası da bir gerçektir ki, ne Amerika ne de yahudiler bu ülkelerden hiç birisine güvenmemektedir. İşte Türkiye, Mısır, Suriye, Pakistan, Cezayir, Tunus her şeyiyle bunlara teslim edildiği halde, bunlardan hiç birisine güvenmemektedirler. İsrâil de güvenmiyor. Tamam belki dostluk anlaşmaları imzalıyorlar, belki ortak hareket etmeye çalışıyorlar, ama ne Amerika, ne de İsrâil bunların hiçbirisine güvenmiyor. Niye? Çünkü şöyle bakıyorlar hadiseye: Bugün bunlar her ne kadar bize bağlı iseler de, kanunlarıyla, eğitimleriyle, herşeyleriyle bizim dediklerimizi yapıyorlarsa da bunların ne zaman kendilerine gelecekleri, ne zaman uyanıp da müslümanlıklarının farkına varacakları belli olmaz diye gerek bu ülkelerin müslüman halklarına, gerekse kendilerine sadâkat yeminleri eden yöneticilerine güvenmiyorlar.
Ve fırsat buldukları zaman ilk kesecekleri, ilk öldürecekleri kimseler olarak da bu kendilerine hizmet eden kimseler olduklarını da zaman zaman söylemekten geri durmuyorlar. Bundan sekizon yıl önceki bir A.B.D. başkanının sözü: Yeryüzünde son İsmail oğlu kalmayıncaya kadar bizim savaşımız devam edecektir. Mümkün değil ki bu Amerika, bu hıristiyanlar ve yahudiler karşılarında dokuz takla atan bu müslüman ülkelerinin, müslüman ismi taşıyan idarecilerinden bile razı olmayacaklardır.
         Ama bilelim ki, bu da Allah’ın bize bir lütfudur. Böyle olmasaydı, bu insanların bu kadar bağlılıklarından ötürü onlar bu idarecilere değer verselerdi, bunlar onlara daha çok bağlanacaklardı. Ve belki de ülkelerimizi gözlerini kırpmadan onlara satmaya bile kalkacaklardı. Ama Allah’a şükür ki bu insanlar ara ara gittikleri, katıldıkları toplantılarda bu gâvurların gâvurluklarını, kendilerine düşmanca tavırlarını görüyorlar da tamamen bizi onlara satmaya cesaret edemiyorlar, gözlerini açıyorlar. Bu da Allah’ın bu gariban müslümanlara en büyük lütuflarından biridir.
         Allah diyor ki: Ey Peygamberim! Boşuna onları Allah’ın dinine kazandıracağım diye uğraşma! Kesinlikle sen onların dinine girinceye kadar onlar senden razı olmayacaklardır. Öyleyse onları razı etmeyi bırak peygamberim.
         Rabbimizin peygamberine hitap tarzının sertliğine bakılırsa bu meselenin gerçekten çok ciddi, gerçekten çok önemli bir mesele olduğunu anlıyoruz. Anlıyoruz ki bu konuda peygamber bile olsa gözünün yaşına bakılmayacaktır. Zira şahısların büyüklüğü, Allah’ın emirlerine teslimden geçer. Allah’ın emirlerine teslim olmayanlar kim olurlarsa olsunlar, Allah onların işini bitirir.
         "Ey Peygamberim! Andolsun ki sana da senden önceki peygamberlere de vahy olunmuştur ki, eğer Allah’a ortak koşmaya kalkarsan tüm amellerin boşa gider ve sen hüsrana uğrayanlardan olmaktan asla kurtulamazsın!" (Zümer: 65)
         Ve yine bakın Hâkka sûresinde 4447. âyetleri:
         "Eğer Peygamber bize karşı bu kitaba kendisinden bir şeyler ilave etmiş olsaydı, biz onu kuvvetle yakalar ve onun şah damarını koparırdık!" (Hâkka 44,47)
         Buyurulur. Görüyor musunuz tehdidi? Peygamber bile olsa bu çok önemli konuda kimsenin gözünün yaşına bakılmaz. Kimse mazur görülemez.
         Bu âyetler, Allah yolunun yolcularının kâfirler, müşrikler ve münâfıklarla ilişkilerini belirleyen âyetlerdir. Mü'minler kâfirlerin İslâm’a gelmesini isteyebilirler, bu tabii bir şeydir. Ama onların zikzaklı sözleri, cıvık tavırlarına bakarak, onları razı etmek adına onlara tavizler vermeye mü'minler asla mezun değillerdir.
         Zira onların yola gelmeyişlerinin sebebi, bu konudaki delillerin azlığından veya senin onlara İslâm’ı açıkça anlatmayı becerememen değildir. Aksine hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde senin açıkça İslâm’ı ortaya koyman ve onlara kendi istek ve arzularına göre dini değiştirebilmeleri için boşluk bırakmamandır. Onun için onlara taviz vermek çok tehlikelidir.
         Eğer müslümanlar, onlara tavizler vermeye başlarlarsa bu onların kendi dinlerinde, kendi bâtıl akideleri üzerinde sebat etmelerine vesile olacaktır. Çünkü tavizkâr bir tutum, kesinlikle onlara destek vermek anlamına gelecektir. Müslümanlar onlara tavizler verip onların davranış ve inanışlarını tasvip edercesine bir tavır takınmaları, onları kendi dinlerinde kemikleşmelerini sağlayacaktır. Bunlar bize böyle baktıklarına göre demek ki bizim yolumuz da doğruymuş diyecekler ve yanlış dinlerine, bozuk inanışlarına daha bir sağlam sarılmaya başlayacaklardır.
         Her bir tavizi gördükçe cesaretlenip, yeni yeni tavizler istemeye kalkışacaklardır. Böyle böyle seni, son tavize kadar götüreceklerdir. En son isteyecekleri taviz de senin onların dinlerine girmendir.
         "Gerçek hidâyet Allah’ın hidâyetidir, yol Allah’ın yoludur."
         Artık hak bellidir, hidâyet bellidir, yol bellidir, hayat programı bellidir. Doğrusu İslâm yoludur, doğrusu Allah yoludur, başkalarına ihtiyacınız yoktur. E peki bizim birtakım problemlerimiz var. Sıkıntılarımız var. Yeryüzünde yalnız yaşayamayız. Biz birilerine muhtacız. Ekonomik, siyasî, askerî problemlerimiz var. Bizim yol göstermeye ihtiyacımız var, bizim bir hidâyete ihtiyacımız var. E şu andaki yahudiler ve hıristiyanlar da dünyanın en büyük dev güçleridir, ülkelerinin problemlerini halletmişler, sanayilerini kurmuşlar, insanlarını mutlu etmişler. Hikâye bunlar aslında, eh biz ne yapalım? dersek bakın müslümanlara diyor ki Rabbimiz:
         Hidâyet istiyorsanız, hidâyet Allah’ın hidâyeti, yol Allah’ın yoludur. Probleminiz varsa Allah’a havale edin, Allah’a yalvarın, Allah’a yakarın, Allah’ın âyetlerinin tarif ettiği bir hayata yöneliverdiniz mi, bakacaksınız ki problemleriniz kendiliğinden çözülmüştür. Tüm problemleriniz ama. Ekonomik, siyasî, içtimaî, askerî, eğitim, hukuk, seçim, geçim tüm dertleriniz bitecektir. Çünkü o zaman siz yenilmez ve yanılmaz bir Allah’la berabersiniz demektir. Ama öyle değil de:
         "Eğer sen, sana gelen ilimden sonra hâlâ onların heva ve heveslerine uyarsan Allah’tan sana hiçbir dost ve yardımcı yoktur."
         Onların isteklerine, arzularına, sevgilerine nefretlerine düşüncelerine, sosyal sistemlerine, ekonomi anlayışlarına, eğitimlerine, ceza kanunlarına, âhiret görüşlerine yahut ahlâk, siyaset yapılarına, her şeylerine uyarsan, artık senin için Allah’tan ne bir dostun vardır, ne de bir yardımcın.          Sana gelen ilimden sonra. Hangi ilim gelmişti Rasulullah Efendimize? Buradaki ilim Kur’an’dır. İlim vahiydir. Çünkü peygamberimize gelen vahiydi. Eğer sen, sana gelen bu vahyi bırakır da onların ilme dayanmayan heva ve heveslerine uyacak olursan artık dostun da yoktur, yardımcın da. Allah’ın velâyetini, Allah’ın dostluğunu kaybettikten sonra artık mü'minler için dünyada ne rahat yüzü, ne saâdet, ne bereket, ne de âhirette cennet ve devlet olması mümkün müdür? Öyle olmamış mı diyesim geliyor?
         Yıllardır bizler vahyi bıraktık, Allah’tan gelen ilme sırt çevirdik ve bu kâfirlerin heva ve heveslerine uyduk. Ey yahudi ve hıristiyanlar! Ey bizim efendilerimiz! Ey bizim hocalarımız! Bak biz de sizin gibi olduk! Sizin gibi giyiniyor, sizin gibi soyunuyoruz! Eskiden tepeden tırnağa giyinirdik, ama şimdi bak sizin hatırınıza kılık kıyafetimizi değiştirdik! Sizin yazınızı kullanıyor, sizin eğitiminize sahip çıkıyoruz! Sizin kanunlarınızı, sizin tatillerinizi, sizin takvimlerinizi kullanıyoruz! Sizin hatırınıza Nato ya girdik! Birleşmiş Milletlere üye olduk! AT’ la nikâhlandık, İMF ile nişanlandık, bugüne kadar bir dediğinizi iki etmedik, diye yalvarıp yakardığımız halde yine de kendimizi sevdiremedik. Ama beri tarafta Allah’ın yardımı kesildiği için de gittikçe batağa battık ve bir türlü belimizi doğrultamadık. Elbette öyle olacaktık. Ne diyor bakın Allah:
         Eğer size gelen vahyi bırakır da onların heva ve heveslerine uyarsanız, dostunuz ve yardımcınız olarak yokum diyor Allah. Allah’ın desteğini üzerlerinden çektiği bir toplumun akıbeti budur işte. Ya bu kitaba evet deriz, ya bu kitapla birlikte oluruz, o zaman dostumuz yardımcımız Allah olur. Allah desteğini hak ederiz. Ya da bu kitabı bıraktıktan sonra, Allah desteğini kaybettikten sonra yeryüzünün tüm kâfirleriyle beraber olsak da cehenneme kadar yolumuz var demektir. O zaman hiç kimse de bizi bu cehennemden kurtaramaz. Zaten kâfirlerin bütün derdi bizi kendi cehennemlerine ortak etmek. Müslümanlar var oldukları ve İslâm’ı yaşadıkları müddetçe bu kâfirlerin aleyhinde delil vardır ve bu kâfirler bu delili yok etmek, bizi de cehenneme sürüklemek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır. Çünkü bunlar başka değil sadece heva ve heveslerine uymaktadırlar. Yâni bunlar bu halleriyle din diye sadece heva ve heveslerine uyduklarından, tahrif ve bid'at ehli olduklarından artık ehli kitap da değillerdir.

Ömer Nasuhi Bilmen:
Rasûlüm!.. (Sen onların milletine) yani: Dinine, bâtıl kanaatlerine, heva ve heveslerine (tâbi oluncaya deyin senden ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar asla hoşnut olmazlar.) Ne cahilce arzu... Habibim!.. Onlara (deki: Asıl hidâyet. Allah'ın hidâyetidir.) Yani Allah Teâlâ'nın hidâyet yolu olan İslâmiyet yok mu, İşte hidayet yolu onun tam kendisidir, başka değildir. (Eğer sen, sana gelen ilimden sonra) Kuranı Kerîm ile, diğer bir kısım mucizeler ile İslâmiyetin hak oluşu öyle ortaya çıkmış olduktan sonra (onların havalarına) o bâtıl milliyetlerine, arzularına bil farz (uyacak olsan yemin olsun ki, senin için Allah tarafından ne bir dost bulunur ne de bir yardımcı.) O takdirde ebedî bir hüsran yüz göstermiş olur.
§ Yüce Peygamberler böyle bir hüsrana uğramaktan korunmuşlardır. Onlar ebediyyen günahsız, ilâhî korumaya mazhardırlar. Bu tarzdaki Kur'ân beyanatı, asıl müslüman fertler için bir uyanıklık vesilesidir. Her asırda gayri müslimlerin müslümanları yoldan çıkarmak için ne çarelere başvurdukları, ne propagandalar yaptıkları malumdur. Artık bütün müslümanlara düşen vazife uyanık bulunmaktır. Öyle yaldızlı, aldatıcı sözlere kulak vermeyerek kendi yüksek dinlerinin, milliyetlerinin parlak feyz ve irfan sahasında muntazam bir şekilde yaşamağa devam etmektir. Başarı Cenâbı Haktandır.

Elmalılı Hamdi Yazır:
Yahudiler Hz. Peygamber'e "Gel bizimle bir müddet hoş geçin, bizi memnun et de sana tabi olalım." diye bir teklifte bulunmuşlar. Bu teklifteki art düşüncelerini anlatmak için şu âyet inmiş: Ey Muhammed! Ne yahudiler, ne de hıristiyanlar sen onların milletlerine tabi olmadıkça asla senden memnun olmazlar, hiçbir şekilde onların gönüllerini hoş edemezsin, meğ e r ki, milletlerine tabi olasın. Halbuki senin için, ikisinin de milletine tabi olmak mümkün değildir. Çünkü birbirlerine "hiçbir şey değil" diyen bu iki millet aslında birbirlerine son derece zıttırlar. İki zıddın birleşmesi mümkün olmadığından bu iki mi l letin ikisine birden tabi olmanın, ikisini birden razı etmenin yolu yoktur. Yahudiler yahudi, hıristiyanlar hıristiyan kaldıkça ikisinin de senden razı olmaları mümkün değildir. Şu halde sen peygamberlik diline mahsus olan bir belağat ve edeple onlara s a dece de ki; Allah'ın hidayeti, işte uyulacak hidayet ancak odur. Hidayet diye ona denilir, sizin hidayet dediğinize değil. Bir başka mânâ ile Allah rehberi yok mu? İşte esas uyulacak rehber odur. Allah'ın Resulü, Allah'ın kitabı, Allah'ın dini dururken, başkasına tabi olmak sapıklıktır. Özetle hak din, Allah'ın dinidir. Aranacak, uyulacak olan odur. Ben size değil, siz bana uyacaksınız. "uyulmaya layık olan haktır". Yol hak yolu, hidayet Allah hidayetidir. Onlara işte böyle söyle ve şunu da bil ki; v a llahi eğer sen, sana gelen bunca ilimden sonra, mesela onların heva ve heveslerine, keyiflerine uyacak olsaydın Allah'dan senin ne bir dostun, ne de bir yardımcın bulunur. Ortada kalır, helak olur gidersin. Çünkü Allah katında küfre ve şirke yardım yokt ur.

Millet: Lügatte esasen söyleyip yazdırmak veya ezbere yazmak mânâsına gelen masdarıyla, yani "imlâ" mânâsıyla ilişkili olan bir isimdir. Zemahşerî'nin "Esas"ta beyanına göre; asıl mânâsı "tutulup gidilen yol" demektir ki, eğri veya doğru olabilir. İşte bu anlamdan alınarak din ve şeriat mânâsında kullanılmıştır. Şehristanî'nin "elMilel ve'nNihal"deki beyanına göre din, şeriat, millet denilen şeyler haddi zatında hep aynı şeylerdir. Ancak itibar edilen ve gözetilen mânâya göre, yine de her bi r i bir başka yönden diğerinden farklı bir anlam kazanır. İtikat ve iman bakımından din, amel ve tatbikat bakımından şeriat, sosyal bakımdan, yani sosyal realite bakımından millet denilir. Gerçekte

itikad edilen ne ise, amel edilen de odur. Amel edilen ve uy gulanan ne ise esas itibariyle üzerinde ittifak edilen şey de odur. Şu halde millet, bir cemiyetin etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü, diğer bir deyişle, ictimaî duygu ve telakkilerinin tabi olduğu ve kitlesinin bağlı bulunduğu hakim ilkeler ve tak i b edilen gidişattır, sülûk edilen yoldur. Bu yolun hak olanı, hak olmayanı, eğri olanı, doğru olanı vardır. Şu kadar var ki, yolun hak olanı güzel sonuca, hak olmayanı da hüsrana ve kötü akibete götürür. Demek ki millet, sosyal kurul dediğimiz toplumun ke n disi değildir. Ona cemaat, kavim, ümmet veya ehli millet denilir. Mesela Yahudilik ve Hıristiyanlık birer millettir fakat yahudiler ve hıristiyanlar ehli millet, sahibi millettirler, diğerleri de öyle... Bununla beraber "millet" kelimesi "ehli millet" mânâsına da mecaz olarak kullanılmaktadır. Mesela; "millet şöyle yaptı, millet böyle yaptı" denilir ki bu, kavim demektir. Müteallikı zikredip, müteallakı murad etmek kabilindendir veya doğrudan doğruya mecazı hazfîdir. Nitekim âyette "İbrahim milleti" tamlaması, her iki mânâya da tefsir edilebilir. Âyette "heva ve hevesleri" buyurulması, gösteriyor ki, yahudi ve hıristiyanların takip ettikleri din ve millet, yukarıdan beri, inkar edilemez delil ve burhanlarla isbat edildiği üzere, kendi heva ve heve s leriyle, gönüllerinin keyfince uydurulmuş hurafeler, din adına ortaya konulmuş bozmalardır. Bunlar hakka değil, keyiflerine tabidirler; milletleri, peygamberlere indirilen kitaplardan ve hak yol olan tevhidden, İslâm ve ihsan esaslarından çıkmış, bambaşka bir şey olmuştur. Cenabı Allah, bütün bu eski dinlerin temel ilkelerini Kur'ân'da açıklamış, bunları tasdik ve teyid edip yeniden onaylamış ve o ilkelerden ayrılanların, gerçek dine değil, kendi hevalarına uyduklarını göstermiştir. Bunların din dedikleri şeylerin aslında hevadan ibaret bulunduğunu hatırlatarak peygamberini bunlara uymaktan şiddetle sakındırmıştır. Bir âyet öncesinde son derece okşayıcı ve güven verici bir ifade kullandığı peygamberine, onun arkasından bu sert uyarıyı irâd buyurması ne ka d ar mânâlıdır. Bu ihtarın peygamberden ziyade ümmetine yapılmış olduğuna şüphe yoktur.

Bakara 119: Tebliğde sorumluluk: Kur’an’la uyarmak ve müjdelemek



Onlara, "Allah'ın indirdiğine (Kur’an’a) uyun" denince: "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" derler. Ya şeytan, babalarını alevli ateşin azabına çağırmışsa? (Lokman 21)

Tebliğde sorumluluk: Kur’an’la uyarmak ve müjdelemek
Bakara 119: "Doğrusu biz seni Hak (Kur'an) ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin."

 Diyanet:
Resûlullahı teselli amacı taşıyan âyette onun, insanları doğru inanç ve güzel yaşayışa çağırarak onlara cenneti müjdelemek, inkarcılık ve kötü davranış­lar konusunda uyararak, aksine davrananların âhirette uğrayacakları kötü akıbeti haber vermek üzere gönderildiği, bu görevi yerine getirirken kendisinin hak ile ya­ni Kur'âni Kerîm'in içerdiği sağlam bilgiler, doğru itikad esasları ve kesin delil­lerle desteklendiği; bunun ötesinde onun İnkarcıları cehennemin yakıcı ateşinden kurtarmak gibi bir sorumluluğunun bulunmadığı bildirilmektedir.

Ali Küçük:
İşte peygamberin konumu ve işte peygamberin görevi. Sen bırak bu densizleri peygamberim. Uğraşma onlarla. Bu beyinsizler için zorlama kendini. Sen sadece müjdeci ve uyarıcısın. Biz seni hak bir kitapla gönderdik. Senin görevin sadece bu kitabı insanlara duyurmandır. Sen bu kitapla uyar onları ve gerisine karışma. Sen seni dinlemeyip cehenneme doğru giden insanlardan sorumlu değilsin. İllâ da cehenneme gitmek isteyenlerin hesabını senden sormayacağız. Bu iş senin sorumluluğunda değildir. Sen sadece sana gönderdiğimiz bu kitabın âyetleriyle insanları uyarıp uyarmadığından, benim mesajımı kullarıma duyurup duyurmadığından sorumlu tutulacaksın.
Rasulullah Efendimizin bu konudaki sorumluğunun sınırlarını anlatan başka âyetler vardır:
         "Ey Peygamberim artık onlara üzülerek kendini harap etme! Allah onların yaptıklarının tamamından haberdardır." (Fâtır: 8)
         "Peygamberim! Onların yola gelmesi senin üzerine borç değildir. Lâkin Allah dilediğine hidâyet eder..."  (Bakara: 272)
……
Kimileri bu âyeti “Vela tes’el” diye okumuşlar. O zaman mânâ şöyle olacaktır: Ey Peygamberim! Artık o kâfirler hakkında benden bir şey isteme, benden bir şey sorma! Sakın bu tür kâfirleri affı konusunda benden bir talepte bulunma. Zira onlara ne yapacağımı ben bilirim, şeklinde anlayanlar da olmuştur.
 Allah’ın Resûlü’nün şahsında bize de hitap eden bu âyetler karşısında biz de diyeceğiz ki, eğer bizler de beşir ve nezir olarak insanlara karşı görevimizi yapmışsak, onları Allah’ın âyetleriyle karşı karşıya getirmiş, Allah’ın cennetiyle müjdeleyip cehennemiyle, ateşiyle uyarabilmişsek o zaman hiç korkmayalım onların akıbetlerinden biz de sorumlu değiliz demektir. İşte bize düşen görev budur. Elimize bu kitabı alacağız ve gece gündüz insanları bununla uyaracağız. İşimiz gücümüz bu olacak. Bunu yaptığımız takdirde onların yola gelip gelmediklerini kendimize dert edinmeyeceğiz. Kendimizi onların hidâyetiyle sorumlu kılmayacağız
Ama şunu da hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız ki Allah izin vermedikçe, Allah dilemedikçe hiç kimseyi de hidâyete ulaştırma imkânımız yoktur. Şurada üç yaşında bir çocuk olsa, yarılsak, yırtılsak Allah istemedikçe yine de onu hidâyet edemeyiz. Kalplerin sahibi Allah’tır ve peygamberin bile bu konuda yetkisi yoktur. Peki ne özelliği var peygamberin? Beşir ve nezirdir o. E ne yapsın Allah’ın Rasûlü? Bakıyor ki insanlar cehenneme doğru gidiyorlar, ama elinden gelen bir şey yok, eli kolu bağlı, Allah dilemedikçe yapabileceği bir şey yok, sadece uyarıyor. Öyleyse biz de böyle olmaya çalışalım inşallah. ….

Ömer Nasuhi Bilmen:
Bu mübarek âyetler Rasûlî Ekremin ne büyük selâhiyete sahip yüce bir peygamber olduğunu beyan ile kendilerine teselli vermektedir. Bir takım İslâm düşmanlarının ise Islâmiyeti imha için ne bâtıl arzularda bulunduklarını, İslâmiyet sahasından ayrılacak olanların da ebedî ziyana uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Rasûlüm!.. (Şüphe yok ki, biz) yani ben şanı yüce Yaratıcı (seni hak ile) Kur'ân'ı Kerîm ile, İslâm şeriatı ile (mübeşşir ve münzir) müjdeleyici ve korkutucu (olarak gönderdik.) Senin vazifen, mü'min olanların cennete, ebedî saadete nail olacaklarını kendilerine müjdelemek, dinsiz olanların da cehennemde ebediyyen azap göreceklerini kendilerine hatırlatmaktır, yoksa onlara cebir ve baskıda bulunmak değildir. Zaten zora dayanarak kabul edilen bir İman muteber olmaz. (Sen cehennem eshabından mesul olmazsın.) Senin vazifen, dinî hükümleri tebliğ, kendilerini Islâmiyete davettir. Artık mesul olanlar, bu tebligatı kabul etmeyenlerdir. Bu mühim mesuliyeti artık onlar düşünsünler.


Bakara 114 - Allah'ın adının anılmasını engelleyenler



“Kim Kur’ana dosdoğru uyarsa, Kur’an onu sapıklıktan kurtarıp doğru yola eriştirir ve kıyamet günü onu kötü bir hesaptan korur” (Hadis-i şerif)

Muhammed Esed:
Bazı özel düzenlemeleri ile ne kadar çok uyuşmazlık içinde olunsa da Allah inancını temel eksen olarak kabul eden her dine tam saygı gösterilmesi zarureti, İslam'ın temel prensiplerinden biridir. O halde Müslümanlar, ister cami, isterse kilise ya da havra olsun, Allah'a adanmış bütün ibadet mahallerini korumak ve onlara saygı göstermekle yükümlüdürler (karş. 22:40'ın ikinci paragrafı); ve başka bir inancın mensuplarını kendi inançlarına göre Allah'a ibadet etmekten alıkoyma teşebbüsleri Kur’an tarafından kutsallığa tecavüz fiili olarak nitelenmiş ve lânetlenmiştir. Bu prensibin çarpıcı bir tasviri, Hz. Peygamber'in H. 10. yılda Necran'lı bir Hristiyan heyetine karşı davranışında örneklenmiştir. Her ne kadar Hz. İsa'yı “Allah'ın oğlu” ve Hz. Meryem'i “Allah'ın annesi” olarak kabul etmeleri İslamî inançlarla temelden çatışıyor idiyse de onlara Hz. Peygamber'in mescidine serbestçe girme izni verilmişti ve o'nun kesin rızası ile orada kendi dinî ayinlerini ifa etmişlerdi (bkz. İbni Sa‘d I/1, 84 vd.).
Diyanet:
……. Bu bölümdeki âyetlerin temel konusu dikkate alınarak "mescidlerin harap olması için çalışan" İfadesiyle, Süleyman Mâbedi'ni yakan Romalı putperestlerin, "Allah'ın mescidlerinde O'nun adının aml-masma engel olan" ifadesiyle de müslümanlann Mescid-i Haram'a girip ibadet etmelerini engelleyen Mekkeli putperestlerin kastedildiği düşünülebilir. Fahreddin er-Râzî, bu hususta dört yorum zikrettikten sonra beşinci bir yoruma yer vermekte ve bunu daha güçlü bulmaktadır. Buna göre yahudiler, Kabe'ye yönelerek namaz kılınmasını hazmedemiyorlar, müşrikleri Kabe'yi tahribe teşvik ettikleri gibi kendileri de Medine'deki Mescid-i Nebevî'yi tahrip için çalışıyorlardı.
Bu tür yorumlar, âyette mutlak mânada ibadet ve mâbed düşmanlığının hedef alındığını düşünmemize de engel değildir. Buna göre, geçmişte veya gelecekte mâbedlerde Allah'a ibadet edilmesini engelleyen, oraların maddî veya manevî anlamda yıkılıp harap olması veya her ne suretle olursa olsun işlevsiz bir duruma düşmesi için çabalayan her türlü olumsuz hareketler Kur'ân-ı Kerîm tarafından kesin bir surette kınanmıştır. Zira ibadet, insanın yaratıcısıyla ilişkisini sağlamada ve bu suretle onda kulluk bilincini canh ve sürekli kılmada en önemli işleve sahip düzenli davranış biçimleri; mâbedler de sadece bu işlevin yerine getirilmesi için tesis edilmiş kutsal mekânlardır. Şu halde âyette verilen asıl mesaj, mâbedlerin dokunulmazlığı ve ibadet özgürlüğüdür. Nitekim bu temel yaklaşım dolayısıyla Kur'an, "içinde Allah'ın isminin anıldığı" (ibadetlerin yapıldığı) mescidlerle birlikte kiliselere ve havralara da saygı gösterilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Bazı yanlışları da bulunsa, Allah inancını ana eksen olarak alan Ehl-i Kitabın ibadet özgürlükleri ve tapınaklarının saygınlığı Hz. Peygamber'den itibaren müslüman yöneticilerin titizlikle uydukları bir ilke olarak yaşatılmıştır. Hatta Hz. Peygamber, Necranlı bir hıristiyan heyetinin Medine Mescidi'ne girerek burada kendi dinlerine göre âyin yapmalarına bile izin vermiştir.  İşte diğer kitabî dinlerin ibadet ve mâbedleri için bile böylesine sayılı bir bakış getiren İslâm dini, kendi mâbedleri olan mescidlerde ibadet edilmesine engel olan ve bu mukaddes mekânların tahribine çalışanları zalimlerin en zalimi saymış (zulüm teriminin Kur'ânî anlamı için bk. Bakara 2/54); bu sebeple konumuz olan âyette onların mescidlere, ancak müminlerin gücünden, onlar tarafından yakalanmaktan korkup çekinerek girebileceklerine, bunun için de müminlerin güçlü olmaları gerektiğine; aynca mâbedlerin, kötü niyetlilerin oraları tahribe ve ibadet edilmesini engellemeye cesaret edemeyecekleri şekilde güvence altında tutulması gerektiğine işaret edilmiştir.

Ali Küçük:
Yeryüzünde zulümlerin en çirkini Allah’ın arzında, Allah’ın mescidlerinde, Allah’ın adının anılmasını engellemektir. Mescidlerde Allah’ın adının anılmasını engellemek; öncelikle Allah’ın hukukuna müdahale, sonra da müslümanların ibâdet özgürlüklerine kısıtlama anlamına gelir ki, bundan daha büyük bir zulüm düşünmek mümkün değildir. Evet Mescidi Aksa’yı, Mescidi Haram’ı ve topyekün dünya mescidlerini bu hale getirenlerden daha zâlim kim olabilir? Yeryüzünün en büyük zâlimleri bunlardır.
         Bu adamlar ki, kendilerini hâlâ cennetlik zannediyorlar. Kendilerinden başka kimseye de cenneti vermek istemiyorlar. Ama bakın ki beri tarafta, Allah’ın bu mescidlerini ve yeryüzünün her mekânı olan mescidlerinde, Rabbim Allah diyenlere hayat hakkı tanımıyorlar. Allahu Ekber demelerine tahammül edemiyorlar. Namaz kılmalarına tahammül edemiyorlar. Allah’tan başka herkesin büyütülmesine, Allah’tan başka herkesin hamd edilmesine razı oluyor adamlar da Allah’ın hamd edilmesine razı olmuyorlar. Allah’tan başka herkesin düşüncelerini sergilemesine izin veriyorlar da Allah’ın ahkâmının uygulanmasına tahammül edemiyorlar.
         Allah’ın kitabının okunmasına, Allah’ın âyetlerinin anlatılmasına izin vermiyorlar. Allah kullarına, Allah’ın mülkünde, Allah’ın istediği hayatı yaşamalarına izin vermiyorlar. Allah’ın kullarının şu yeryüzü mescidinde, şu arzda, Allah’ı hamd etmelerine yâni Allah’ın istediği biçimde giyinmelerine, Allah’ın istediği biçimde bir hayat sürmelerine izin vermiyorlar. Öylece Allah’ı övmelerine, Allah’a hamd etmelerine izin vermiyorlar. Şimdi acaba bundan daha büyük zulüm olur mu? Onun mülkünde ona hayat hakkı tanımıyorlar. Bu halleriyle nasıl oluyor da bu adamlar, hâlâ cennetlik olduklarını söyleyebiliyorlar? Halbuki Allah, onlar için zâlimlerin en kötüsü ifadesini kullanıyor.
….
Şu anda da tüm yeryüzü mescidlerinde Allah’ın âyetlerinin açık açık gündeme getirilmesine, dünya müslümanlarını rahat rahat Allah’ın âyetlerinin duyurulmasına ve tüm dünya müslümanlarının bu âyetlerle eğitilmesine imkân vermeyerek, sadece kendilerinin izin verdiği kadar âyetlerin duyurulmasına ve bunun dışındaki âyetlerin yasaklanmasına çalışanlar, bunlar mı cennetliktir? Ya da bunlardan daha zâlim kim olabilir? Bu adamların da kendilerini cennetlik görmelerine hayret etmemek mümkün değildir.
….
         Peki acaba mescidlerde Allah’ın adının anılması ne demektir? Mescidlerde Allah’ın adının anılması demek; gündem maddesi olarak Allah’ın ve Allah’ın âyetlerinin açık açık konuşulması, gündeme getirilmesi demektir. Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın kitabının mücerret okunmasına ses çıkarmayanlar, bu âyetlerin muhtevalarının gündeme getirilmesine, âyetlerin açıklanmasına tahammül edemiyorlar. Âyetlerin mânâlarının net bir biçimde ortaya konulmasına tahammül edemiyorlar. Kendi kanunlarıyla, kendi arzularıyla Allah’ınkiler çatışınca Allah’ınkilere izin vermemeye çalışıyorlar. En iyisi mi Allah’ın arzularını duyurmayalım. Eğer insanlar Allah’ın âyetlerini, Allah’ın arzularını duyarlarsa o zaman onunkilerle bizimkiler çatışacak, insanlar bizimkileri mi dinleyecekler, Allah’ınkileri mi? Bu kaostan kurtulmak için ne pahasına olursa olsun Allah’ınkilere geçit vermeyelim diyorlar.
         Kâbe’de, Allah’ın arzında, Allah’ın mescidinde, Mescidi Aksa’da yine Allah’ın mescidinde, Allah’tan başka ne kadar tanrıça, tanrı taslağı varsa bunların hepsinin adının anılmasına müsaade ettiler, ama Allahu Teâlâ’nın adının zikredilmesine müsaade etmediler. Oralarda herkesin arzularının, isteklerinin, emir ve yasalarının duyurulmasına izin verdiler de Allah’ın yasalarının açıkça ilânına yasaklar koydular. Müslümanları oraya sokmamaya, orada namaz kılmalarına engel olmaya çalıştılar.
         Şu anda da dünyada herkesin adının zikredilmesine evet, ama Allah’ın adının zikredilmesine hayır dedikleri gibi. Gündem maddesi olarak er şeyin alınmasına evet ama Allah’ın adının anılmasına hayır dedikleri gibi. Halbuki Allah’ın adının anılmasına engel koymaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Tüm dünya gündeminde zikredilecek tek isim, tek sistem Allah’ın ismidir, Allah’ın sistemidir. Ve Rabbimizin gündemi olan bu kitap, bize neleri gündeme alın diyorsa, onları gündeme almak zorundayız. Başkalarının gündem maddelerini konuşmak zorunda değiliz. Bunu yapınca gündem maddesi olarak sadece Allah’ın âyetlerini kabul edince, o zaman mescidleri harap olmaktan kurtarmış oluruz.
         Esasen mescidleri imar etmek demek, o mescidlerin fonksiyonunu ve misyonunu imar etmek demektir. Mescidleri yıkmak da sadece onların yapılarını, duvarlarını yıkmak değil, mescidlerin fonksiyonlarını yıkmak demektir. Mescidleri aslî fonksiyonlarından çıkarıp, başka maksatlar için kullanmaya başlamak demektir. Mescidleri harap etmek demek, onları asrı saâdet’teki işlevlerinden uzaklaştırmak mescidleri cemaatsız bırakmak, mescidlerle insanlar arasına barikatlar koyarak, insanların mescidlere gitmesine imkân bırakmamak demektir. Mescidleri harap etmek; demek mescidlerin hayatı düzenleme fonksiyonunu öldürmek demektir. Mescidleri harap etmek demek; orada Allah’ın sesinin üzerinde başkalarının seslerini yükseltmek demektir. Zira mescidlerde en gür seda Allah’ın sedası olmalıdır.
….
         Ama burada anlatılan sadece Kâbe değil, tüm arz mescidinde Allah’ın adının anılmasının, Allah’ın âyetlerinin, Allah’ın sisteminin gündeme getirilmesinin yasaklanması söz konusudur. Hani Allah’ın Rasûlü buyurur ya:
         "Tüm arz benim için mescid kılındı."
         Öyleyse tüm arzda Allah’ın adının anılmasını engelleyenden daha zâlim kim vardır? Her yerde, mektepte, adliyede, iş yerinde, dükkanda, okulda, pazarda, panayırda, evde, sokakta, Allah’a secdeyi engellemek istiyorlar. Arzın her bir makamında Allah kullarının Rablerine secdesine izin verememeye çalışıyorlar. Peki secde neydi? Secde, o konumda, her bir konumda Allah’ın emirlerini yerine getirmektir. Her yerde Allah’ı ve Allah’ın emirlerini gündeme getirmek, her bir makamda Allah’a kulluğu gerçekleştirmek zorundayız. Kimse bizi bundan engelleyemez. Kimsenin buna hakkı yoktur. Bunu engellemek şöyle dursun, Allah düşmanları, Allah’ın adının zikrine ve Allah’ın âyetlerinin gündeme getirilmesine tahammülü olmayanlar:
         "Böyleleri o mescidlere ancak korka korka girebilirler."
         Tüm arz mescidinde ancak korkarak dolaşmaya mahkumdurlar. Bunlar, bu zâlimler pek kısa bir zaman sonra bu mescidlere ancak korka korka girebileceklerdir. Yakında bunların tüm arz mescidinde güvenleri kalmayacak, tüm yeryüzünde ancak korka korka dolaşabileceklerdir. Bu âyetlerin gelişinden hemen üç beş yıl sonra Mekke putlardan temizleniyor, Kâbe’de, Allah’ın mescidinde Allah’ın büyüklüğü ilan ediliyor, tekbir getiriliyor. Kısa bir süre sonra da Kudüs fethediliyor Mescidi Aksa’da da Allah’ın hâkimiyeti gerçekleştiriliyordu.
         Bununla Rabbimiz müslümanlara şunu anlatıyor: Ey müslümanlar, düşünün ki o gün müslümanlar bir avuçtu. Allah’ın mescidi olan Kâbe ve Mescidi Aksa güçlü kuvvetli kâfirlerin elindeydi. Bu âyetler geldiği dönemde tüm dünya bunun hayal olduğunu, bu âyetlerin gerçekleşip Kâbe’nin ve Kudüs’ün müslümanların hâkimiyetine geçmesinin mümkün olmadığını zannediyordu. Ama bakın ki, çok kısa bir zaman içinde oldu bu iş.
…..
         Rabbimiz bu âyetiyle bu zulme ve zâlimlere karşı mü'minlerin sağlam durmalarını ve onlarla savaşılarak toplumda, onların güçlerinin kırılmasını emretmektedir.
         Bu zâlimler topluma hakim konumda olmamalıdırlar buyurmaktadır. Çünkü çok kısa bir dönem sonra İslâm’ın egemenliği söz konusu olacak, müslümanlar hayata egemen olacaklar, Allah’ın yeryüzüne müslümanlar hakim olacak, bu sefer de onlar tüm arz mescidinde korka korka dolaşmak zorunda kalacaklar. Çok kısa bir süre sonra. Çünkü bakıyoruz bu âyetler hicretten bir yıl sonra filan nazil olmuş ve hicretten bir altı yıl sonra Mekke fethedilmiş, Kâbe Rabbimizin adının anılması üzerine tekrar düzenlenmiş ve Mekke’nin fethinden bir sekiz on sene sonra da Kudüs fethedilmiş ve artık yeryüzünde sadece Allah’ın adının yüceltilmesine zemin hazırlanmıştır. Bu âyetlerin gelişinden beş on yıl sonra o bölgelerde bir tek müşrik, bir tek kâfir kalmamış, kimisi müslüman olmuş, kimileri de dış dünyada cizye vermek zorunda kalmışlar, müslümanların varlığına Allah’ın adının anılmasına korka korka razı olmak zorunda kalmışlardır.
         Eğer gerçekten bu âyetler bizlere de nazil olmaya devam ederse, sahabeyi dirilten bu âyetler bize de konuşmaya devam ederlerse, biz de bu âyetlerle amel edip cennete gidebilmenin yolunu bulabilirsek, hiç şüpheniz olmasın ki, kısa bir dönem sonra yeryüzünün kâfirleri acaba bizim bunlara yaptığımız gibi bu müslümanlar da bize mukabelede bulunarak yaptıklarımızın hesabını soracaklar mı  diye korku içine düşecekler. Zaten şu anda tüm yeryüzü kâfirlerinin korkulu rüyası da budur. Hafakanlar geçiriyorlar, uykularını kaybediyorlar acaba hesaplaşma zamanı geldi mi diye adamlar. Halbuki korkmaları da gereksizdir. Çünkü biz müslümanız. Bizim onlar gibi zulmetmemiz mümkün değildir. Bizler onlar gibi asla zalimler olamayız. Bizler asla onların bize yaptıklarını onlara yapamayız. Aksine bizim onlara davetiyemiz şöyle olacaktır: Gelin ey kâfirler siz de müslüman olun. Müslüman olun da dünyanın da âhiretin de nîmetleri sizin olsun. Gelin müslüman olun da sizin de bizim de Rabbimizin arzuları yeryüzünde hakim olsun, kulun kullara kulluğu bitsin bu dünyada, diyeceğiz. Gelin birinin diğerine zulmü bitsin diyeceğiz. Gelin birimizin diğerine üstünlüğü, alçaklığı söz konusu olmadan, birimizin diğerine hükmetmesi, itaat etmesi söz konusu olmadan hepimiz eşit kullar olarak Rabbimize boyun bükelim. Hepimiz Rabbimize kul olalım. Hepimizin üzerinde Allah egemen olsun. Aksi takdirde siz bilirsiniz:
         "Dünyada onlar için rüsvalık var, âhirette de elim bir azap beklemektedir onları."
         Dünyada rüsva olacaktır bunlar. Yahudiler için, hıristiyanlar için ve de Allah’ın arzularına geçit vermeyen, kendi sistemlerinin uygulanabilmesi için Allah’ın sistemine geçit vermeyen tüm müşrikler için dünyada rezillik ve rüsvalık vardır. Dünyada rezil ve perişan olacaklardır onlar.
         Bu âyetlerin gelmesinden hemen kısa bir süre sonra Mekke’nin fethiyle müşrikler, Yermük’te hıristiyanlar, Kadisiye’de mecusiler, Kureyza savaşlarıyla veya Kudüs’ün fethiyle yahudiler, Mısır’ın fethiyle Kıptiler, Ermeniler, Anadolu’nun fethiyle Rumlar, Hıristiyanlar, hepsi dünyada rezil ve perişan oldular. ….

Prof. Bayraktar Bayrakılı:
1. İbadet hakkı
Allah'ın isminin anılması, mescitte ibadet edilmesi manasına gelir. Çünkü, namazın bir adı da zikirdir [Taha/14]. İnsanlar, Allah'a ibadet etmek için belli bir mekan edinirler. Yeryüzünün mescit olmasına, yani namazın her yerde kılınabilmesine rağmen, cuma ve bayram namazları gibi bazı ibadetlerin toplu halde yapılma zorunluluğu vardır. Beş vakit namazı da cemaatle kılmanın sevabı büyüktür.
İbadetlerini belli bir mekanda yapmaları, insanların hem sosyal ve hem de dinî haklarıdır. Bu hak, mabetlerin tarihi kadar eski bir geçmişe sahiptir. İbadet hakkı, bir ibadethaneye sahip olma hakkını da beraberinde getirmektedir. İnsanları, mescitte ibadetten alıkoymak, ibadet hakkını çiğnemektir. Bu ise zulümdür. Onun için Yüce Allah böylelerinden daha zalim birinin olmadığını ifade etmektedir.
Tarihte ve Peygamberimiz döneminde böyle olayların olması, bu ayetin nüzul sebebini teşkil etmiştir. Fahruddin Razi ayetin nüzul sebebi olarak, bazı hükümdarların Beyt-i Makdis'i tahrib etmelerini, orada ibadet edenleri engellemelerini göstermektedir.
Bu ayetin, Peygamberimiz döneminde, müslümanlan mescitte ibadet yapmaktan alıkoyan müşrikler hakkında indiği görüşü, şu ayetlerle de isbatlan-maktadır:
a) Onlar Mescid-i Haram'ın görevlileri olmadıkları halde, müslümanlan oradan geri çevirirlerken, Allah onlara ne diye azap etmeyecek. [Enfal/34]
Demek ki, Hz. Peygamber döneminde, müslümanlann Mescid-i Haram'a gidip ibadet etmelerini engelleyenler vardı.
b) Onlar, inkar eden, Mescid-i Haram'ı ziyaretinizi engelleyen ve bekletilen kurbanların yerlerine ulaşmasını men edenlerdir. [Fetih/25]
Bu ayet de, hac ibadetini engelleyenleri ele almaktadır. Olay, Hz. Peygamber döneminde meydana gelmiştir.
c) Cemaatle kılınan gece namazlarında imamın sesli, gündüz namazlarında sessiz okumasının sebebini İsra/110 ayetinde bulabiliriz:
(Namazda yüksek sesle okuma, onda sesini fazla da kısma, ikisinin arası bir yol tut). [Isra/110]
Gündüz kılınan namazlarda kıraatin sesli olması halinde müslümanlara eziyet edilmesi muhtemeldi. Onun için Hz. Peygamber, gündüz namazlarında sesli okumamıştır. Bu da, bizi şu gerçeğe götürmektedir: Müslümanlann ibadetleri engellenerek ibadet haklarına tecavüz ediliyordu. Bu üç ayet, Bakara/l 14'ün nüzul sebebini net bir şekilde ortaya koymaktadır.
Belli bir mekanda ibadet etme hakkı kutsaldır; ona saygı duyulması gerekir. İşte bu hakka saygı duymayanlan Yüce Allah en zalim insanlar olarak tavsif etmektedir.

2. İbadethaneleri harab etmek
Ayetin ikinci bölümünde, mescitleri tahrib etmeye koşan, onlan yıkmak için gayret sarf eden insanlar ele alınmaktadır. İbadet hakkını engellemekle, ibadethanelerin tahribine koşmak, birbirine yakın büyüklükte günahlar olduğu için, Allah bunu da zulmün içine dahil etmiştir.
Yüce Allah, ibadethaneleri tahrip edip yıkanlan, kötü insanlar olarak vasıflandırmaktadır:
Onlar, başka değil, sadece Rabbimiz Allah'tır dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah bir kısım insanları, diğer bir kısmı üe engellemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın ismi anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi. [Hacc/40]
Bu ayetten anlıyoruz ki, Yüce Allah mescitlerin, kiliselerin, manastır ve havraların yıkılmasını istememektedir. İstanbul'u fetheden Fatih Sultan Meh-med, bu ayetin hükmü gereği kilise ve havralara dokunmamışur. İyi insanlar, bu tahribatı yapanları engellemelidir. Ayet, böylelerinin engellenmemesi halinde ibadethanelerin yıkılıp gideceğine dikkat çekmektedir.
3. Onlara, mescitlere korkarak girmek yaraşır.
Ayetin üçüncü bölümü, o zalimlerin hangi psikolojik duygu ile ibadethanelere girebileceklerine ışık tutmaktadır. Onlara, ibadeti engellemek ve mescitleri harap etmek değil, oralara korku içinde girmeleri yakışır. Mescit, inanan insanlara mutluluk verirken, kafirlere korku salmaktadır. Ayet bize, ibadethanelere karşı takınılan tavrın, bir taraftan insan psikolojisinden, bir taraftan da onların farklı inançtaki insanlara saldıkları korkudan kaynaklandığını göstermektedir.
Bununla birlikte, ayetin bu kısmı, gelecekle de alakalı olabilir; şöyle ki: Müslümanların etkinliği artınca, zalimlerin gönlündeki korkunun da artacağına ve ibadethanelere korku içinde yaklaşacaklarına işaret edilmiş de olabilir. Çünkü sosyal gücü kaybetmeleri, düşmanlık yerine korkuyu getirir.
Sonuçta, şu noktaya varıyoruz: insanlık tarihi, farklı inançlara sahip olanların mücadeleleri ile doludur. Bu mücadeleler, insanlığın enerjisini heba etmiş ve insanlığa zarar vermiştir. Özellikle ibadet özgürlüğü ve bunun sağladığı hakların çiğnenmesi, insanlığın çok geri kalmasına neden olmuştur. Yü-oe Allah bunu, en büyük zulüm olarak nitelendirmiştir.
4. Onlara dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.
Ayetin bu kısmından iki türlü azap olduğunu anlıyoruz: Dünyadaki ve ahiretteki azap. Yüce Allah, dünyadaki azap için  (hizy) demektedir.
Hizy lügatte alçak, adi, aşağı, değersiz, pespaye, kötü, iğrenç, nefrete layık manalarına gelmektedir. Fiil olarak, gözden düşmek, rezil etmek, haysiyetsiz olmak, itibardan düşmek, utandırmak anlamlarını ifade etmektedir.
Rüsvaylık ve pespayelik manasına gelen hizy azabı, çoğunlukla bu dünyada çekilecek olan bir azaptır. Kur'an'da iki ayette de ahirette olacağına işaret edilmektedir. Kur'an'da, dokuz tür davranışın bu azapla cezalandırılacağı beyan edilmektedir:
a) İnsanların ibadet özgürlüğünü ellerinden alıp ibadet haklarını çiğnemek ve ibadethaneleri tahrib etme gayreti içinde olmak. [Bakara/114]

b) İnsan öldürmek, insanları yurtlarından çıkarmak ve çıkaranlara yardımcı olmak. [Bakara/85]
c) Allah ve Resulüne karşı savaşmak ve toplumun düzenini bozmak. [Ma-ide/33]
d) Ağzı ile inandım deyip kalbi ile inanmamak. Allah'ın hükümlerini değiştirmek. [Maide/41]
e) Allah ve Resulüne karşı koymak. [Tevbe/63]
f) Bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı kitabı olmadığı halde, Allah yolundan saptırmak için mücadele vermek. [Hacc/89]
g) Peygamberi yalanlamak. [Zumer/25-26]
h) Yeryüzünde kibirlenmek ve Allah'ın ayetlerini yalanlamak. [Fussi-let/15-16]
i) Allah'ı aciz bırakmaya çalışmak. [Tevbe/2]
Bu davranışlardan sadece 'Allah ve Resulüne karşı koymak', ahirette aşağılık azabın nedeni olarak gösterilmektedir. Nahl/27de de hizy'in, ahiretteki alçalücı bir azap olduğu bildirilmektedir.
Bu azap çeşidinin ferdî ve sosyal boyutu vardır; yani bazen ferde, bazen de topluma verilir. Yukarıda sıraladığımız davranışlar aslında üç grupta toplanabilir: Allah'a, Peygamber'e ve topluma karşı işlenen suçlar.
Şimdi bu azabın, dünyada verilmeme durumunun olup olmadığına bakalım. Kur'an'a göre bu azabın verilmeme ihtimali vardır. İlgili ayetler şöyledir:
Yunus'un kavmi müstesna, herhangi bir ülke halkı, keşke iman etse de, bu imanları kendilerine fayda verseydi! Yunus'un kavmi iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabı kaldırıldı. [Yunus/98]
Dünyada rüsvaylık azabına layık görülen bir toplumdan bu azabı kaldıracak dinamik iman'dır. Değişimi gerçekleştirecek gücün iman olduğunu söyleyen Yüce Allah toplumsal değişimin, psikolojik değişim üzerine oturduğuna işaret etmektedir, inkardan imana doğru oluşan değişim, topluma gelecek rüsvaylık azabının kaldırılmasına vesile olmaktadır. Böylece ayet, toplumdaki değişimin köklerinin, fertlerin gönüllerinde olduğu gerçeğini bir kanun olarak ortaya koymaktadır. Gönüldeki inkarın imana doğru değişimi, sebep; rüsvaylık azabının kalkması da sonuç'tur. Netice olarak diyebiliriz ki: Fert ve topluma rüsvaylık azabının gelmesine sebep olan davranışların terk edilmesi ve onların yerine salih amellerin işlenmesi, gereken değişimi sağlamış olacaktır. Kulun davranışları sebep, olumlu değişimi yapan da ilahî rahmettir. [Hud/66]
Dünyada aşağılık olan bu insanları, ahirette de büyük azap beklemektedir. Ahiret azabı, dünya azabından daha şiddetli olduğu için, ayette azim yani "büyük" sıfaü yer almaktadır.
Allah'ın mescitlerinde Allah'ın isminin anılmasını engelleyenler, yani oralarda ibadet yapılmasına mani olanlar ve ibadethanelerin harab olması için gayret edenler, dünyada aşağılanmaya, ahirette de büyük azaba çarptırılacaklardır. Demek ki, insanlar kendi yaptıklarıyla azaba müstahak olmaktadırlar. Davranışlar ya cennete dönüşüyor, ya da cehenneme; başka bir ifadeyle ya ödüle, ya cezaya. [

Elmalılı Hamdi Yazır:
Allah'ın mescitlerini, içlerinde Allah'ın isminin zikredilmesinden meneden ve o mescitlerin maddeten ve manen harap olmasına, yıkılmasına, terkedilmiş kalmasına veya mescitlikten çıkarılmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Böyle zalimlerin cennet ile ne ilişkileri v ardır? Her şeyin hakkı, onun layık olduğu yere konmasıdır. Zulüm de bir şeyi, kendi yerinden başka yere koymaktır. Demek ki, bir şey layık olduğu yerinden, ne kadar uzaklaştırılırsa, o kadar haksızlık, o kadar zulüm yapılmış olur ve o şey, ne kadar yüce v e ne kadar kutsal ise zulüm de o ölçüde aşırı gitmiş olur. Nitekim Allah'a şirk koşmak en büyük zulümdür. Allah'ın mescitlerini, içlerinde Allah denilmekten menetmek ve harap olmalarına çalışmak da hem Allahın, hem mescitlerin, hem de insanların hakkına son derece tecavüz demektir. Bunu yapabilen zalimler, hiçbir zulümden çekinmez, her türlü haksızlığı yapar, hepsine kapı açarlar. Şu halde mescitlere saldırmak ve onların maddeten veya manen harap olmalarına çalışmak, zulümlerin en büyüğüdür ve bunu yapanlar en zalim kimselerdendir. Zulmün bu derecesi ve benzerleri tasavvur olunsa bile, daha fazlası tasavvur olunamaz. Nitekim "Yalan yere Allah'a iftira edenden daha zalim kim olabilir?" (En'âm, 6-21, 93, 144) âyetlerinde olduğu gibi, diğer bazı âyetlerde de benzeri zulümler açıklanmıştır. Bu inkârî istifhamların hepsi, bu zulümlerin üstünde başka bir zulüm bulunmadığını beyan içindir. "Allah'ın mescitleri" şeklindeki isim tamlamasından çıkan hüküm, hiçbir istisnası olmayarak bu ifadenin bütün mescitler hakkında geçerli olduğunu gösterir ve âyetin hükmü genelde bütün mescitler için de geçerlidir.
Tefsircilerin çoğunluğunun beyanına göre, âyetin asıl iniş sebebi, Beyt-i Makdis'in tahribi meselesi olup, âyet Rum ve hıristiyanlar hakkındadır. Bir kısım tefsirciler, bunun müşrikler hakkında olduğunu da açıklamışlardır. En doğrusu her ikisi, yani hıristiyanların müşriklerle olan ortak özellikleri hakkındadır. Buhtü-nassar (veya Buhtünnasr) denilen hükümdar, müşrik Romalılar ve hıristiyan Bizanslılar yıkım işin d e birleşmişlerdir. Arap müşrikleri de Kâbe hakkında bunlara benzemişlerdir. Bununla beraber, paylamanın asıl hedefi Bizans hıristiyanlarıdır. Abdullah b. Abbas hazretlerinden rivayet olunduğu üzere: "Roma kayserlerinden Titos, Kudüs'e hücum etmiş, halkı kılıçtan geçirmiş, çocuklarını esir almış, Tevrat'ı yakmış ve Beyt-i Makdis'i tahrip etmiş ve mabedin içinde domuzlar kesmişler, leşler bırakmışlar..." Bundan dolayıdır ki, tefsircilerin çoğu, sadece hıristiyanları söz konusu etmişlerdir. Tarihlerin bildird i ğine göre; Kudüs ilk defa Buhtü-nassar tarafından pek feci bir şekilde işgal edilmiş, yakılıp yıkılmıştır. Hz. Davut'tan beri devam edip gelen İsrail devletine son verilmiştir. Kudüs daha sonra Pers hükümdarlarından Erdişiri Behmen tarafından yeniden imar edilmişti ki, İsrailliler buna "kirş" veya "kürş" adını vermişlerdir. İsrailoğulları yine toplanmış ve İran'a bağımlı mahallî bir hükümet kurmuşlardı. Ancak daha sonra Yunanlılar'ın, onun arkasından da Romalılar'ın idaresi altına girmişlerdi. Zekeriya ve Y ahya Aleyhisselâm'ı işte o zamanlar şehit etmişlerdi. Hz. İsa'nın göğe yükselmesinden kırk sene kadar sonra da Kudüs'ün ve Beyt-i Makdis'in, Romalılar eliyle ikinci defa tahribi meydana geldi. Bu olay da Roma imparatorlarından
Neron'un yerine geçen Ospanyanus zamanında başlamış ve rivayet olunduğuna göre, onun oğlu Titos tarafından bitirilmiştir. Bu yıkım, bir daha geri dönmemek şartıyla Yahudi devletinin sonu olmuştur. Çünkü Espasyanos, yahudileri hep baskı altında tutmuş, onları Kudüs içinde kendi haller i nde sus-pus yaşamaya mecbur etmişti. Titos ise buraya şiddetle hücum ederek gizlenip kaçabilenlerden başka bütün halkı, yahudi olsun, hıristiyan olsun hepsini kılıçtan geçirmiş, çocuklarını da esir etmiş, şehri yağmalatmış, yakıp yıkmıştır. Beyt-i Makdis d enilen büyük mabedi de oradaki heykeli de tahrip etmiş, bütün kitapları yakmış ve artık orada İsrailoğulları'ndan kimseyi, yaşatmamış. Bundan dolayı ellerinde herhangi bir belge de kalmamış. Buna da sebep, orada yahudilerin sık sık isyan edip, huzursuzluk çıkardıkları Roma tarihlerinde anlatılmıştır. yukarıda geçtiği üzere "Ve Allah'ın gazabına uğradılar. Onların başına gelen bu musibetler, Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri, bir de isyan edip aşırı gitmeleri yüzünd e ndi." (Bakara, 2/61) âyeti bunu açıklamaktadır. İsrailoğulları, böylece belalarını bulmuşlardı. Fakat Romalılar da zulüm idaresini sürdürmüşlerdi. Daha sonra Kudüs üçüncü defa olarak yavaş yavaş imar edilmeye ve şehir yeniden gelişmeye başlıyordu, yahudi ve hıristiyan halk oraya yeniden yerleşmeye çalışıyordu. İbnü Esir'in "Tarih-i Kâmil"de beyanına göre; İmparator İlya Anderyanos (veya Murat Bey Tarihi'nin kaydına göre Aderyanos) hissettiği bir direniş üzerine yahudi ve hıristiyan halkın birçoğunu pek ba r barca bir katliama tabi tutmuş ve Beyt-i Makdis'i son defa olmak üzere tahrip etmiştir. Bununla beraber yedi-sekiz sene kadar sonra şehri yeniden imar etmiş, Roma ve Yunan asıllı bir kısım ahaliyi buraya yerleştirmiştir. Zühre (Venüs) namına bir de büyük h eykel bina etmiş ki, bazıları yanlış olarak bu heykeli ta Davut Aleyhisselâm'a isnad ederlermiş. O zamana kadar şehrin adı Oruşelim (veya Yaruşelim) iken bu imardan sonra şehre "İlya" adı verilmiş ki, "Beytürrab" demek imiş. Nihayet Roma'da Hıristiyanlık'ı kabul ve ilan eden, aynı zamanda İstanbul'un kurucusu olan Kostantin'in anası Hilana (Eleni), hıristiyanlarca, Hz. İsa'nın üzerinde asıldığı ve bir yere gömülüp saklandığı iddia edilen salibi (haçı) bulup çıkarmak için Kudüs'e gitmiş ve söz konusu salibi bulup çıkartmış ve çıkarttığı o gün de hıristiyanlarca "Salip Bayramı" adıyle bir bayram kabul edilmiş ve Kudüs'e varır varmaz, Hz. İsa'nın, güya gömülü olduğu iddia olunan kabir üzerine "Kamame", diğer adıyle "Kıyame" kilisesini bina ettirmiş ve bir tara f ta nisbeten tamir edilmiş bulunan Beytü'l-Makdis'i ve önündeki heykeli yerlere kadar yıktırıp üzerine de şehrin çöp ve süprüntülerinin dökülmesini emretmiş. İşte o tarihten Hz. Ömer zamanına kadar hıristiyanlar orayı mezbele (çöplük) yapmışlar ve öyle kullanmışlar. Orada Allah'a dua ve ibadet etmek isteyenleri de engellemişler. İşte Hz. Ömer orayı mezbele halinde bulmuştu ve onun zamanında Mescid-i Aksa müslümanlar tarafından yeniden bina edilmişti.
Görülüyor ki, bütün bu tarih olaylarında Bâbil, İran ve Roma müşriklerinin "Beytü'l-Makdis" hakkında izledikleri tutum ve yıkıma sonradan Bizans Hıristiyanları da katılmış, aynı şekilde hatta onlardan daha katı bir tutumla zulüm ve tahribi sürdürmüşler, bu yüzden de daha ağır sorumluluklar yüklenmişlerdir. " Beytü'l-Makdis" gibi Allah'ın eski bir mescidi hakkında böyle bir zulüm ise din ve Hıristiyanlık davasıyla taban tabana zıttır. İşte bütün bu tarihî zulümleri kısaca anlatan bu âyet-i kerime, bilhassa hıristiyanların, putperestlere katıldıkları bu zulüm g e leneğine işaret etmek için inmiştir. Yahudiler de bu işlere sebebiyet vermek ve Beytü'l-Makdis'in hakkını ödememek suretiyle bir anlamda onu tahribe çalışanlar zümresine dahil bulunmuştur. Şu halde âyetin siyakı hem yahudi, hem hıristiyan ve hem de müşrik l ere temas ederek, mescitlerin hürmet hakkını genelleştirmiştir. Hangi dinden olursa olsun, hatta isterse dinsiz ve putperest olsun, Allah'ın adı anılan mescitlere, mabetlere herkesin saygılı olması gerektiği vurgulanmıştır. Bu suretle Mekke müşriklerinin R esulullah'a ve müslümanlara Kâbe'de ibadet etmeyi yasaklamaları, baştan sona mescitler hakkında yapılmış ve yapılacak engelleme ve yıkımlar cümlesine dahil olan bir zulüm şeklidir. Gerçekten de başta hıristiyanlar olmak üzere, bu engellemeleri yapan ve ta h ribe çalışanlardan daha zalim kim vardır? İşte o zalimler yok mu? onların bu mescitlere korka korka girmekten başka bir giriş hakları yoktur. Onlar yıkmaya çalıştıkları o mescitlere yanaşamamalı, el sürememeli, şayet girerlerse can korkusuyla titreye t itreye girebilmelidirler. Onların hakkı budur. Allah Teâlâ bunu er geç tatbik edecektir. Hürmet etmedikleri o mescitler, onların elinden çıkar, başkalarının eline geçer. O zaman da oralara girmek isteseler de giremez olurlar veya çekine çekine girerler. N i tekim Kur'ân'ın bu mucizevî haberi zuhur etmiş, Kudüs Bizanslılar'ın elinden çıkmış, müslümanların eline geçmiş, Beytü'l-Makdis yeniden imar edilip mescit haline getirilmiş, o zalimler de oraya korka korka girebilir olmuşlardır ki, bu âyette bugünkü müslü m anlar için de pek büyük ders ve ibret vardır. Bunları yapan o zalimlere dünyada büyük bir felaket, bir perişanlık, bir mahrumiyet vardır. Bir gün gelecek o engellemeleri, o zulümleri yaptıranlar devletlerini, güç ve kuvvetlerini yitirecek, güçsüz kalıp p e rişan olacaklardır. Çok dikkate şayandır ki, Süddî tefsirinde bu sefalet ve perişanlıktan maksat, Kostantiniyye şehrinin ellerinden çıkması, yani İstanbul'un fethi olayı olduğu zikredilmiştir. İbni Cerir, Keşşâf ve daha başka mütekaddim ve muteber tefsirlerde de bu kavil naklolunmuştur. Bu tefsirler İstanbul'un fethinden asırlarca önce yazılmış olduğuna ve hele ilk müfessirlerden sayılan Süddî'nin fetihten beş-altı asır önce yaşamış bulunduğuna göre, bu şekildeki tefsirin kaynağı Hz. Peygamber'den rivayetl e alınmış bir mucize olduğunda şüpheye düşmemek gerekir.
Lakin o zalimler, bununla da kalmayacaklar, onlara dünyadaki bu "hizy" ve felaketten başka ahirette de pek büyük bir azap vardır. Dünyadaki ve ahiretteki böylesi azaplar işte o zalimlerin hakkıdır. Allah kıyamet günü bunu uygulayacaktır. Durumları böyle iken, bir de kalkmış cenneti tekelleri altına almak iddiasına kapılmışlardır.

Bakara 113 - Elinizde kitap varken birbirinizi itham etmeyin, ihtilafa düşmeyin



“Sizler (kıyamet günü) Allah’ın katına Kur’an’dan daha üstün bir şey ile varamazsınız ” (Hadis-i şerif)

Ali Küçük:
Onların dayandıkları hiç bir şey yoktur dediler. Böylece her iki grup da birbirlerinin dinlerini kökünden çürütüp birbirlerini sapıklık, yolsuzluk ve dinsizlikle, küfürle itham ettiler. Rivâyetlere göre yahudi ve hıristiyanlar Rasulullah’ın huzurunda tartışırlar. Yahudiler Hz. İsa’ya da İncil’e de küfrederler. Buna karşılık hıristiyanlar da Hz. Mûsâ’yı ve ona gönderilen Tevrat’ı reddederler. Bunun üzerine bu âyet iner. Ama âyeti kerîme bu konunun böyle ferdi bir konu olmayıp, hıristiyanlarla yahudiler arasında cereyan eden yaygın bir mesele olduğunu anlatır. Her bir grup diğerini reddeder bir tavır sergilemektedirler. Halbuki:
         "Halbuki kendileri kitabı da okuyorlardı."
         Kitabı da okuyor bunlar. Kitaplarını da okuyup durdukları halde, Tevrat’ı her iki taraf da okuyup durdukları halde bunu yapabilmektedirler. Bazı anlayışlarda bazı konularda ihtilâf etmek ayrı şeydir, ama toptan birbirlerini reddetmek ayrı şeydir. Aslında kitap böyle bir çelişkiye engeldir. Kitap aslında bu tip ihtilâfları ortadan kaldırmak için vardır. Öyleyse kitaba rağmen her iki taraf da yalan söylemektedir.
         Allah bunu niçin anlatıyor bize? Ey müslümanlar bakın, bunların durumu budur, sakın ha sizler, bunlar gibi olmayın! Bunların durumuna düşmeyin diye bunları anlatır Rabbimiz bize.
         Halbuki bunlar kitabı da okuyorlar. Ama sadece okuyorlar bunlar. Anlamıyorlar, anlamadan okuyorlar, anlamaya yanaşmadan okuyorlar. Okuduklarıyla hayatlarını değiştirmiyorlar. Okuduklarını amele dönüştürüp hayatlarında görüntülemeye yanaşmıyorlar. Kitap kaynaklı bir hayata yönelmiyorlar. İşte sadece okuyorlar. Halbuki kitap anlamadan okunmak için gelmemiştir. Kitap anlaşılmak ve amel edilmek için gelmiştir. Allah’ın Rasûlü Müslim’deki bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle buyurur:
         "Bir topluluk Allah’ın evlerinden birinde toplanır ve Allah’ın kitabını okurlarsa, ve de o okuduklarını kendi aralarında ders haline getirirlerse..."
         Yâni okudukları Kur’an âyetlerini anlama ve yaşama savaşı verirlerse onlar üzerine sekînet inecek ve onlar huzura kavuşacaklardır buyurur. Evet kitabı okumak budur işte. Ama bakın bunlar böyle yapmıyorlar da sadece okuyorlarmış. Anlamadan okuyorlarmış. Amele dönüştürme niyetinde olmadan okuyorlarmış.
         Tıpkı şimdi hepsi de kitabı okudukları halde, hepsi de kitaptan yana oldukları halde, her biri kitabın belli bir bölümünü bayraklaştırıp, her biri bir bölüme sarılıp, kitabın bütününe teslim olmayı beceremeyen, hepsi de birbirlerinin aleyhinde olan, hep kendilerini haklı, hep kendilerini hak yolda görüp karşılarındaki grupları yanlış yolda, bâtıl yolda gören müslüman gruplar gibi.
Öyle değil mi? Müslümanlar da aynen onların durumuna düşmemişler mi bugün? Maalesef bugün kitabı okudukları halde taassup, hizipçilik ve komplekslerle birbirlerini tekfir noktasına ulaşan müslümanlar aynen dünkü ehli kitabın yerini almışlardır. Bu halleriyle ehli kitabın konumuyla müslümanların konumu aynıdır. Onlar da aynen ehli kitap gibi kendi gruplarına pay çıkarmakta, grupçuluk bilinciyle hareket etmektedirler. Kendilerini başka müslüman gruplardan ayıran çok basit ve cüz'i farklılıkları sanki köklü ayrılıklarmış gibi ele almakta ve Allah korusun neredeyse birbirlerini tekfir noktasına bile vardırmaktadırlar. Onlar böyle yapınca da:
         "Bilmeyen bilgisizler, cahiller de onların söylediklerinin benzerini söylemektedirler."
         O günkü Arap müşrikleri, putperest insanlar da tıpkı bunların dediğini demeye başladılar. Yahudiliğin de, hıristiyanlığın da tüm semavî dinlerin de hiç birisinin aslı astarı yoktur dediler. Din bilenler böyle yaparsa ötekiler de elbette böyle diyeceklerdi. Dine inandıklarını iddia edenler, kendilerini bir dine izâfe edenler böyle yaparsa cahillerden de elbette beklenen buydu.
         Veya bugünkü ateistler de toptan tüm dinleri reddediverdiler. Din, insanları uyutmak ve uyuşturmak için uydurulmuş bir afyondan farklı bir şey değildir deyiverdiler. Elbette bilenler böyle yapınca bilmeyenler de toptan onu reddedecekti. Ama unutmayalım ki, bunun sebebi müslümanlardır. Bunun asıl suçluları bu dini bildikleri halde bildikleriyle amel etmeyen, bildikleri kitap bilgisini insanlara anlatmayan ve bildiklerini sır küpü gibi toprağın altına taşıma gayretinde olanlar, kitabı saptıranlar, kitabı kendi fikirlerine, kendi hiziplerine alet edenler, âyetleri hep kendi görüşleri istikâmetinde yorumlama çabası içine girenler ve kitabı okudukları halde birbirleriyle uğraşarak insanları bu dinden soğutan müslüman gruplardır.
         Peki bizim onlara benzemememizi emreden bu âyet, ne dememizi istiyor acaba? Biz şunu diyoruz: Mûsâ (a.s) Allah’ın hak peygamberidir. O da aynen bizim peygamberimiz gibi Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir. Ona gönderilen Tevrat da Allah’tan gelişi açısından bizim elimizdeki Kur’an’dan farklı bir şey değildir. İsa (a.s) da Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir, ona verilen İncil de hak kitaptır. Allah’tan geldiği şekliyle biz Tevrat’ı da İncil’i de kabul ediyoruz. Ama sonradan insanların onları bozduklarını, tahrif ettiklerini ve bunları kendileriyle amel edilemeyecek duruma getirdiklerini de biliyoruz. Öyle olmasaydı bile zaten son kitap Kur’an’ın gelişiyle bunların hükmü kaldırılacak, nesih edilecekti ve nesih edilmiştir. Bizim müslümanlar olarak bunları dememizi istiyor Rabbimiz. Yine müslümanlar olarak bizden şunu da dememizi istiyor Allah:
         Biz, kesinlikle peygamberlerin arasını ayırmayız. Peygamberler arasında böyle bir tefrik yapmayız. Birisine inanıp ötekilerini asla reddetmeyiz, dememiz gerekiyor.
         Bu âyet bir de müslümanlara, karşılarındaki grupları tanıtmaktadır. Ey müslümanlar! Sakın onların çokluğuna aldanıp korkmayın! Aslında onlar dağınıktırlar, parça parçadırlar. Bunlar kendi aralarında da bir birlik değildirler. Birbirlerinden nefret etmektedirler bunlar. Her grup kendilerinin haklılığını, karşısındakinin bâtıllığını ispatla meşguldürler. Her biri diğerinin saygı duyduğu, kutsadığı şeyleri ayaklarının altına almaktadır buyurarak, müslümanlara onların öyle korkulacak bir güce sahip olmadıklarını anlatmaktadır.                   
         Bilmeyenler de onlar gibi deyiverdiler. Kendilerinin ne kitapları ne de peygamberleri olmayan, kitap bilgisinden de peygamber bilgisinden de mahrum olan Mekke’li müşrikler de aynı şeyi söylediler. Yâni ancak bu işe bizler layığız! Cennete ancak bizler gireceğiz! Bizden başkaları giremez dediler.
         Daha önce Hz. İbrahim’in yolunu izlediklerinden dolayı onlar da kendilerini o peygambere izâfe ederek böyle diyorlardı. Halbuki o peygamberin üzerinden yıllar geçmişti. Hz. İbrahim’le uzaktan ve yakından hiçbir ilgileri kalmamış, hayatlarında o peygamber bilgisinin eseri bile kalmamış, şirke düşmüşler, Kâbe’yi putlarla doldurmuşlar, hayatlarından Allah’ı kovup, putların egemenliği altına girmişlerdi. Ama İbrahim’in dinindeydi ya bunlar, Kâbe’nin komşusuydu ya, Mekke’nin sahibiydiler ya, Haniflerdi ya bunlar, öyleyse cennete bunlardan daha lâyık kimse olamazdı. Cennete sadece kendileri gidecekti.
         Dün insanlar böyleydi, toplumlar böyleydi. Bugün Allah korusun da müslümanlar da aynen onların durumuna düşmüşler. Bazen ikili, bazen üçlü gruplar halinde hareket eden, bazen kendilerinden başka cennetlik olmadığını, ancak kendilerinin cennete gideceklerini iddia eden topluluklar görüyoruz bugün de. Dün birlikte hareket ederlerken, birlikte hareket ettikleri insanların kendilerini cennete götüreceğini iddia ederlerken, bugün onlardan ayrılınca da onların yanlış yolda olduklarını iddia etmeleri ne kadar da garip değil mi? Yâni yahudi ve hıristiyanların bazen birlikte cennetlik olduklarını iddia edip, bazen de birbirlerini sapıklıkla itham etmeleri gibi.
         Öyleyse bırakalım bu dışımızdakileri de müslümanlar bu âyetler ışığında kendilerini yeniden kontrol etmek, yeniden hesaba çekmek zorundadırlar. Şunu kesinlikle kabul etmek zorundayız ki; hiçbirimiz kendi durumumuzdan mutmain olmamalıyız. Hiçbirimiz statükodan yana olmamalıyız. Çünkü bu değişimin önüne dikilmiş en büyük engeldir.
“Ben iyiyim! Biz iyiyiz!” putu bilelim ki değişmenin önüne dikilmiş en büyük engeldir. Çünkü bugün hiç birimizin, hiçbir grubun, hiçbir ailenin, hiçbir cemaatın elinde cennetlik olduklarına dair bir senet, bir garanti yoktur. İşte âyetler bunu anlatıyor. Hiçbir kimsenin ölünceye kadar da nasıl bir çizgi takip edeceğine dair elinde bir garanti olmadığına göre öyleyse kendimizi garanti cennetlik görmeyelim, halimize mutmain olmayarak sürekli Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünneti ışığında hayatımızı sağlamaya alalım inşallah.

Mustafa İslamoğlu:
Burada iki zümre de birbirini yok sayıp temelsizlikle suçlarken, referans olarak kendi kitaplarını gösteriyorlardı. Bu ibare, âyette ifade edilen karşılıklı suçlama işini önce cahillerin değil okumuşyazmışların başlattığını vurgular. Bir sonraki cümle bunun en güzel delilidir. Tarafların âlimleri bu iddiaları ileri sürer, cahil kesimleri de onları takip eder. Şu soru sorulabilir: İki zümrenin de birbirleri hakkındaki yargısı doğrudur; öyleyse bu âyetin kınayıcı üslûbunu nasıl açıklayabiliriz? Buna verilecek cevap şudur: Hayır, onların bir inanç temelinden yoksun olduğu tespiti doğru değildir. Aksine onların inancının temeli araştırılacak olursa, karşımıza insanlığın değişmez değerlerinin öbür adı olan İslâm çıkar. Hıristiyanlar Yahudileri “kâfir” ve “cehennemlik” olarak görürken, ellerinde taşıdıkları Kitabı Mukaddes’te Eski Ahid yer alıyordu. Bu durum, suçlamalarındaki samimiyetsizliğin ve keyfiliğin de bir göstergesiydi.
Kitab’ı okuyanlar yukarıdaki gibi aslında temeli tevhide dayalı olduğu halde sonradan tahrif edilen inancın temelini yok sayınca, cahil kitleler de onları takip ettiler. Tavandaki bu münakaşa tabanda daha da seviyesiz bir hal aldı ve her iki zümrede din davasını kan davasına dönüştürdüler. Bu ifadeden yola çıkarak diyebiliriz ki: âyetin kapsamına mensup olduğu zümreyi sırf aidiyetinden ve asabiyetinden dolayı cennetlik ilan edip onun dışındakilere ebedi kurtuluş kapısını kapatan herkes girer.
Bu kıyamet’i “sosyal kıyamet” olarak anlarsak (Kıyametin bu anlamda kullanıldığı bir hadis için bkz: Buhâri, İ’tisâm 14) Allah’ın onların tartıştıkları şeylerin birçoğunun gerçeğini Kur’an’da açıkladığını yine ondan öğreniyoruz (27:76). Kur’an kendi misyonunu şöyle tayin etmektedir: “bu Kitabı, geçmiş vahiyden geriye kalan hakikatleri doğrulayıcı ve onların doğrusunu yanlışından ayırt edici (muheyminen ‘ala…) olarak gösterdik” (5:48).

Prof. Bayraktar Bayraklı
Bu ayetin nüzul sebebi olarak şu olay gösterilmektedir Hristiyan Araplardan oluşan Necran heyeti Hz. Peygamber'in huzuruna çıkınca, yahudiler onların yanına geldiler. Aralarında yukarıdaki şekilde münakaşa edip birbirlerini itham ettiler. Bu olay üzerine yukarıdaki ayet grubu nazil oldu.
Bu ayetten şu sonucu çıkarabiliriz. Kendi kutsal kitaplarını okudukları ve belli bir inanca sahip oldukları halde, birbirleriyle ihtilafa düşmelerinin ve cahil insanlara kötü örnek olmalarının ne denli kötü ve zararlı olduğu bu ayet tarafından tescil edilmektedir.

1. Ayette geçen (kitap) kelimesi, belli bir kitap olduğu için, bu iki grubun da aynı kitabı okuduğu anlaşılmaktadır. Yahudilerle hristiyanlar aynı kitabı okuyor, aynı kitaba inanıyorlardı. Demek ki, aynı kitabın bilgisine sahiptiler. Tartışan bu iki inanç grubunun cahil olmadıkları, belli bir kitabın bilgisine sahip oldukları, fakat kendilerini ayrı dinî gruplara ayırdıkları net bir şekilde anlaşılmaktadır.
Bu bilgiyi veya tarihî olguyu Allah bize niçin anlatıyor? Bu tarihî olguyu günümüze taşıyarak, günümüzün hangi problemlerini çözebiliriz?
Günümüzde, aynı kutsal kitaba, yani Kur'an'a inanan ve onu araştıran insanlann gruplara ayrılmaları ve birbirlerini İslâm dışı görmeleri, yukarıdaki olgunun aynen devam ettiğini göstermektedir. Yüce Allah'ın bu tarihî olguyu anlatması, aynı kitabı okuyan ve aynı inancı paylaşması gereken insanların parçalanıp birbirlerini tekfir etmelerinin çirkinliğini göstermeye ve bu davranışın geçmişte insanlığa nelere mal olduğunu öğretmeye yöneliktir. Bu olgu başka ayetlerde "dini doğrama, dini parçalama" şeklinde ifade edilmektedir. Bu olguyu daha net bir şekilde açıklayabilmek için bu ayetlerden bir kaçını zikretmekte yarar görüyoruz:

Dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir. [En'am/159]

Ne var ki, insanlar dinlerini kendi aralarında parça parça böldüler. Her grup kendilerinde bulunan ile sevinip böbürlenmektedir. [Mü'minun/53]
Dinini parçalayan insanlarla Hz. Peygamber'in bir ilişkisi olamayacağını ve bu insanların işinin Allah'a kaldığını beyan eden ilk ayet, ahiretteki yargılamada bu bölünmenin hesabının sorulacağını da ifade etmektedir. Sosyal bölünmelere de neden olan bu dinî bölünmenin meydana getirdiği problemlerin çözümünün çok zor olduğu ortaya çıkmaktadır. Öyleyse, dinin sosyal ve kültürel alanlardaki yorumları din haline getirilerek kutsallaştırılmamalıdır. Dini olduğu gibi almak, din ile din kültürünün sınırlarını kesin hatlarla ayırmak gerekir. İlahî alanla, beşerî alanın iyi belirlenip, dinin doğranma ve parçalanması engellenmelidir.

2. Bilen insanların böylesine bölünerek tartışmaları, bilmeyen insanları da etkiler, ki ayette bu etkinin eğitim açısından ne kadar zararlı olduğu vurgulanmaktadır:
Allah Teala, kitabı bilenlerin de bilmeyenler gibi konuşmalarını kınamaktadır. Cahil insanların düştüğü bölünmüşlüğe, bilen insanların da düşmesi, bir olgu olarak Kur'an'a taşınacak kadar önemsenmektedir. Cahil insanların birbirini itham edip küçümsemeleri az da olsa mazur görülebilir ama, bilen insanların birbirine karşı böyle davranmalan asla mazur görülemez.
Demek ki davranışlara yansımayan bilgi, parçalanmaya neden olmakta ve cahil gibi davranmaktan insanı koruyamamaktadır. Ayet, bilenle bilmeyen arasındaki farkın ortaya çıkmasını istemektedir. Ayrıca ayette, kutsal kitabı okumanın ve onun bilgisine sahip olmanın her şeyi halledemeyeceğine, önemli olanın o bilgiyi hayata geçirip bölünmeleri ortadan kaldırmak olduğuna da dikkat çekilmektedir.

3. İhtilafa düştükleri hususlarda kıyamet günü Allah, onlar hakkında hükmünü verecektir.
Ayetin bu kısmını izah etmeden önce, aynı kutsal kitabı okuyan ve bilen yahudi ve hristiyanlann neden ihtilafa düştüklerini bulmamız gerekiyor. Bakara/2 13'te aralarındaki kıskançlıktan dolayı ihtilafa düştükleri söylenmektedir:
İnsanlar bir tek ümmetti, (ihtilaf edip) ayrılmaları üzerine Allah müjdeci ve uyarıcı olmak üzere peygamberler gönderdi ve beraberlerinde hak ile kitap indirdi ki: insanlar arasında ihtilaf ettikleri noktada hakem olsun. Bunda da kitap verilenler, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra sırf aralarındaki kıskançlıktan dolayı anlaşmazlığa düştüler.[102]
Demek ki, ellerindeki kitabın bilgisine ve açık delillere sahip olmalarına rağmen yahudi ve hristiyanlar, sırf kıskançlık sebebiyle ihtilafa düşmüşlerdir. Demek ki insanın nefsindeki kıskançlık duygusu harekete geçerek dinî anlayışı ve sosyal hayatı parçalayan bir bombaya dönüşmektedir. Böylece Yüce Allah, ihtilafın arkasındaki psikolojik nedeni tesbit ederek bir davranış analizi yapmış olmaktadır. Kıskançlığın, bilginin etkisini ortadan kaldıracağına dikkat çeken bu ayetler, dinî grupların kutsallaşıp düşmanlık üretmesinin nedenini de beyan etmektedir. Bu ayetten, dini parçalayan, gruplara ayrılıp birbirini küçümseyen ve birbirini dinsizlikle itham eden insanlar arasında Allah'ın hüküm vereceğini de öğreniyoruz. Yaptıkları bu yanlışı, işledikleri bu büyük günahı Allah onlara kıyamet günü haber verecektir. [En'am/159]
İnsanların dini parçalamamaları ve dinde ihtilafa düşmemeleri için ne yapılması gerektiğini de şu ayetten öğrenebiliriz:
Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri gerçeği izniyle gösterdi. [Bakara/213]
Yüce Allah geçmişte dinde ihtilafa düşenlerin durumunu inananlara bildirmek suretiyle onun kötülüğünü gösterdi. Demek ki, böylesi yanlış iş ve günahlardan kurtulmanın çaresi, geçmişten hale ve istikbale projeksiyon tutmak; geçmişin tecrübesi ile, yaşanan ve yaşanacak olan bu tarz problemleri çözmektir. Geçmişin tecrübesini kullanarak yaşanan problemleri çözme metodunu burada görmekteyiz. Yüce Allah'ın, dinde ihtilaf konusunda müslümanları bilinçlendirirken kullandığı bilgi kaynağı Kur'an'dır.

Bunu gösteren ayetler şunlardır:
Doğrusu bu Kur'an, İsrailoğulları'na, hakkında ihtilafa düştükleri şeylerin pek çoğunu anlatmaktadır. [Neml/76]
Biz bu kitabı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik. [Nahl/64]
Bu ayetlerden çıkan netice şudur:
Kur'an ihtilafları bildirmek ve ortadan kaldırmak üzere gönderilmiştir. Dinde bölünme gibi çok ciddi sosyal olayların arkasındaki nedenleri tesbit eden Yüce Allah, ihtilaf içinde olanların, bu ihtilafları ortadan kaldıramayacağını da vurgulamaktadır. Peki ihtilafların nedenlerini açıklayıp onları ortadan kaldırmak için gönderilen Kur'an'a inanan müslümanların ihtilafa düşmesi ne ile açıklanabilir?
Buna şöyle cevap verilebilir: Kur'an'ı yeterince bilmemek, bildiğini hayata geçirmek ile. Bu cevabı, Yüce Allah'ın Hz. Peygamber'e, birbirlerinin hiçbir şey üzerinde olmadıklarını söyleyen kitap ehline söylemesini emrettiği şu sözden çıkarıyoruz:
De ki: "Ey kitap ehli! Siz, Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirileni hakkıyla hayata geçirmedikçe, hiçbir şey üzere değilsiniz". [Maide/68]
Demek ki, aralarındaki kıskançlık, Tevrat'ı, İncil'i ve Allah'ın indirdiğini hayata geçirmelerine engel olmuştur. Kendi kutsal kitaplarını iyice öğrenip hayata geçirmemeleri, ihtilafın baş sebebidir. Müslümanlar da, Kur'an'ı öğrenip hayata geçirmedikçe, hem ihtilafa düşecekler, hem de hiçbir sağlam temel üzerine olamayacaklar.

Bilmeyenlerin ihtilaf etmesi, bir dereceye kadar mazur görülebilir; ama bilenlerin ihtilaf etmesi asla mazur görülemez. Kur'an, mü'minlere, kutsal kitabını bildiği halde, onu hayata geçirmeyip ahirette sorumluluk altına girmenin, inananlara yakışmadığını beyan etmektedir.