Bakara 25 - İman eden VE salih amelde bulunanlar...


Diyanet tefsiri :
"İyi işler" diye çevirdiğimiz ameli sâlih, mümin için dünyada ve âhirette yararlı bütün işleri, tutum ve davranışları kapsayan geniş bir içeriğe sahiptir. Al­lah'ı tanıyan, bildirdiği kadar bilen kullar, başkaca bir teşvike İhtiyaç kalmaksızın O'na kulluk eder, huzur ve mutluluğu kullukta (ibadet) bulurlar. Bu irfan ve şuur zayıf veya yetersiz olduğu müddetçe de teşvike ihtiyaç vardır. Teşvik, itaat etme­yene verilecek cezayı bildirmek suretiyle yapılabileceği gibi itaat edenlere verile­cek ödülü açıklayarak da yapılabilir. Daha önceki âyetlerde kullar ibadete davet edilmiş, inkarcıların karşılaşacakları korkunç akıbet bildirilmiş; burada ise itaat ve ibadet edenlerin atacakları ödül açıklanmıştır.

Kur'an'da ve hadislerde açıklanan teşvik ödülleri cennet ve nimetleri, ilâhî cemalin görülmesi ve "rıdvân"dır, yani Allah'ın kullarına hitap ederek kendilerinden razı olduğunu, imtihanın sona erdi­ğini ve başardıklarını bildirmesidir. Bu âyette sözü edilen ödül ise cennettir, ora­daki çeşitli nimetlerdir, eşlerdir ve orada kalmanın sonsuza kadar süreceği müjdesidir.

Gerek cennet gerekse içinde bulunan şeyler öz ve yapı itibariyle dünyada bilinen nesnelerden farklıdır. Ancak insanların görmediği, bilmediği, tatmadığı, ha­yal bile edemediği şeyleri onlara anlatmanın tek yolu, bildikleri nesnelerin isimle­rini kullanmaktır. Allah Teâlâ da cenneti ve nimetlerini bildiğimiz isim ve kelime­lerle, kavram ve tasavvurlarla İfade etmiştir. Arada bir benzerlik vardır, ancak as­la biri diğerinin aynı ve misli değildir. İbn Abbas "Cennette olan şeylerin dünya­da yalnızca isimleri vardır" diyerek bu gerçe­ği anlatmıştır. Cennetin ve nimetlerinin dünyada bildiklerimizden, hatta hayal et­tiklerimizden farklı, bütün bunların ötesinde olduğunu açıklayan başka âyet ve ha­disler de vardır. Hz. Peygamber bir sohbetinde cenneti anlatırken, "Orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir kimsenin hayalinden geçme­yen şeyler vardır" buyurmuş, ardından da "Korku ve ümit İçinde rabbine ibadet ve dua etmek üzere vücutları yatak görmez, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah için harcarlar. Yaptıklarına karşılık olarak onlar İçİn saklanan mutlulukları hiç kimse bilemez"  mealindeki âyetleri okumuştur.

Kur'an'da cennetliklere her istediklerinin verileceği vaad edildiği için insan­lar dünyadaki düşüncelerinin, arzu ve ihtiyaçlarının sonucu ve gereği olarak Hz. Peygamber'e "Orada şu kadar kadın var mı, at var mı?... Bize şunlar, şunlar veri­lecek mi?" diye sormuşlar, O da Kur'an'daki vaade dayanarak bu sorulan, "Her istediğiniz verilecek" diyerek cevaplamıştır.
Bazı kimseler buradan yola çıkarak "Cennette bir erkeğe şu kadar kadın verileceğine göre erkek cinsel açıdan bunlara nasıl yetecek, dünyada­ki kadınları ne olacak?" gibi sorular sormuşlar ve bunlara yine dünya şartlan ve düzeni çerçevesinde cevaplar oluşturmuşlardır. Bizce doğru olanı, açıklanmakta olan âyet ve benzerlerini genel bir kural olarak kabul etmek ve âhirette olup bite­cek, verilecek, yaşanacak şeyleri dünyadakilere kıyas etmemek, olumlu ve olum­suz yanlarıyla dünyayı âhirete taşımamaktır.

Ali Küçük tefsiri :
25:"Peygamberim, iman edip de salih ameller işle­yenlere zeminlerinden ırmaklar akan cennetleri müj­dele."

Önceki âyetler bizi sanki sele kapılıp cehenneme doğru  sürük­lenip gidecek bir ortama sokmuştu. Karşımızda duran bir ateş nehri, bir ateş seli ve onun içinde yuvarlanıp giden taşlar ve insanlar. Sanki kan gölüne, ateş gölüne gidiyordu insanlar ve biz de onların bir üyesiymişiz gibi korkunç bir manzarayla karşı karşıyaydık. Mevlâmız bizi bu­nunla korkutuyor ve ürkütüyordu. Hani:
Deniyordu ya âyeti kerîmede. Yâni bütün bunları Allah,bizi kor­kutmak için söylüyor. Bizim aklımızı başımıza almamız için kor­kun,yapmayın deniyor.

Ondan sonra da mesani olan kitabımızın özelliğini görüyo­ruz. Yâni böyle ikili bir anlatım özelliğini görüyoruz. Rabbimiz kafirleri anla­tırken hemen mü'minlere dönüyor. Ya da cehen­nemi anlatırken he­men cennete dönüyor. Bizi o boğuk, o kötü atmosferde bırakmıyor. Ardından hemen sözü mü'minlerin duru­munu anlatmaya getiriyor.

"İnanan ve inancını yaşayan insanlara müjdele ki, onlara cennet var."

İnanan ve inancını yaşayanlara, inanan ve salih ameller işleyenlere müjdele. Onlara haber ver ki onlar için cennetler vardır. Salih amel demek; imanın gereği olan amel demektir. Buna delili­miz de Hz. Nuh’un oğlu için Allah’ın dediği şu âyettir:
"Dedi ki ey Nuh o senin ehlin değildir. Çünkü O gayri salih bir ameldir!" (Hûd: 46)

Hz. Nuh’un boğulan oğlu için o küfrün gereği olan bir amel iş­lemiştir diyor Allah. O zaman amelleri değerlendir­mede İslâm’ın mü­hürlerini hatırlayalım:

1 : Ameli salih.

2 : Ameli gayri salih.

Veya birine isyan, diğerine de itaat deniyordu.

"İşittik ve itaat ettik! İşittik ve isyan ettik!"

Deniyordu. Burada da:
İle yetinilmeyip:
Eklenmesi ve hemen hemen Kur’an’ın her yerinde karşı­mıza  bu kalıpla çıkması, insanın sadece inan­dım demekle kesinlikle yetin­memesi gerektiğini anlatıyor. Ankebût sûresi de bunu anlatıyordu.

"İnsanlar öyle mi zannediyorlar ki inandık deme­le­riyle bırakılıverilecekler de imtihana çekilmeyecek­ler?" (Ankebût: 2)

Hangi konunun imanını gündeme getirmişsek o konuda mut­laka bir denenme gelecektir karşımıza. Neye inandığımızı söylemişsek o konuda deneneceğiz ki, sağlam mı inanmışız yoksa değil mi? Bu ortaya çıksın. Meselâ bir müslüman infaka veya zekâta inan­dığını mı iddia ediyor? Eğer bolca param olsaydı ben onu Allah yo­lunda infak ederdim mi diyor? Böyle bir iman iddiasında mı bulunu­yor? O konuda mutlaka denenme gelecektir. Allah günün birinde ona bolca bir para vere­cek, bu imkânı yaratacak ve onun sağlam mı inan­dığını, yoksa gevşek mi inandığını ortaya çıkaracaktır.

Veya bir müslüman eğer boş zamanım olsaydı ben de bu za­manı Allah’ın kitabını ve Resûlü’nün sünnetini öğrenmeye harcardım mı diyor? Bu konuda bir iman mı ortaya koyuyor? Allah günün birinde onun karşısına bolca bir zaman çıkarıp onun inanıp inanmadığını or­taya çıkaracaktır. Veya meselâ bir kadın eğer Allah beni iyi bir or­tamda yaratsaydı ben de tepeden tırnağa örtünürdüm mü diyor? Allah mutlaka onun karşısına böyle bir ortam çıkaracak ve onun bu konu­daki samimiyetini deneyecektir. Yâni hangi konunun ima­nını gün­deme getirmişsek, hangi konuda ne tür bir iddiada bu­lunmuşsak, o konuda Allah bize denenme gönderecektir. Fırsat verip sağlam mı, yoksa bozuk mu inandığımızı ortaya koyma im­kânı yaratacaktır. De­ğilse o konuda imkân vermese kimin ciddi, kimin yalancı olduğu or­taya çıkmaz.

Ama eğer şu anda inandık dediğimiz pek çok konuda Allah bi­zim karşımıza denenme imkânı çıkarmıyorsa, o zaman şu iki şeyden birisi geçerli­dir:

a Ya ciddi inanmadığımız için Allah o konuda bizim karşı­mıza gerçekleştirme imkânı çıkarmıyor.

b Ya da daha önce aynı konuda bizi denedi  de bizde imanımı­zın sağlam olduğunu gösteremediysek, artık yeni imkânlar çı­karmıyor demektir.

Bakın Kur’an’da amel edenlere, amel edenler için hazırlan­mış cennetten söz eden âyetler var:
"İşte amelleriniz karşılığında size hazırlanmış cen­net." (Zuhruf 72)
"Yiyin, için, işlediğiniz amellere karşılık.." (Tûr 19)

Amel işleyenlere cennet olduğunu anlatan âyetler var. Ama   bu güne kadar sadece iman edenlere cennet vardır diye bir âyet gör­medim.

İşte inanan ve inancını yaşayan insanlara müjde olarak su­nu­lan bu cennet, Allah’la aldatılan bizim toplumumuzda nedense çok değiştirilmiş. "Eğer inanır ve inancımızı yaşarsak" cümle­sinden son­raki bölümü sanki herkes kendine tamamlamış. Çünkü bakın burada:
"İnanan ve inancını yaşanlara müjdele."

Denildikten sonra:
"Onlar için cennet vardır."
Denmesi gerekirken, o bölümü insanlar kendileri tamamla­mış­lar. Sen bu kadar dedin sağ ol, yeter ya Rabbi! gerisini biz ta­mamlarız! Demişler ve bundan sonrasını kendi bildikleri gibi ta­mamlamış­lar müslümanlar. Bakın geçenlerde bir yerde bir şeyler anlatıyordum, oradaki gençlerden biri: biz müslüman değiliz! Hocam! Dedi. İçini çekti ve biz de hayır yok! Biz müslüman değiliz! Dedi. Gerçek müslüman olsaydık nasıl olacaktık? Dedim. Eğer biz gerçek müslüman olsay­dık şu ayakkabıları kendimiz imal ederdik! Dedi. Yâni demek ki gerçek müslümanlığımızın karşılığında bunu bulurmuşuz. Demek ki ger­çek Müslümanlığı yaşamanın sonucu buymuş.

Veya bir başkası çok rahat şunu diyebilmektedir: Eğer bizler gerçek müslümanlar olabilseydik, bu ülkede herhalde İslâmî yayınlar yapan ciddi televizyonlarımız olacaktı. Eğer bugün bizler ciddi Müs­lümanlar olabilseydik, memleketimiz fabrikalardan geçilmeye­cekti. Demek ki gerçek müslümanlığın sonucu bunlara kavuşmakmış. Bütün bunları hep uyduruyoruz kendi ka­famızdan. Allah hiç de böyle demi­yor. Eğer inanırsanız ve salih amel işlerseniz, ne var karşılığında? Allah diyor ki:

" Cennet var onlar için."

İşte bu kadar. Halbuki Allah’ın Resûlü Akabe’de kendisiyle biat­leşen insanlara İslâm’ı anlattı da onlar dediler ki: “Ya Rasûlallah! Eğer biz bu dediklerini yaparsak, dediğin biçimde ya­parsak karşılı­ğında bize ne var? Ne elde edeceğiz bu işin so­nunda?” Allah’ın Re­sûlü onlara: “Bu işin karşılığında hurma bahçeleri var!” demedi. “Ye­men’e vali olacaksınız!” demedi. “Bizans sizin olacak!” demedi. Peki ne dedi? Dedi ki; “cennet var! İman ve salih amelin karşılığında cen­net var!” Zaten iyi bir müslümânâ cennet vaadi vardır. Hükümet vaadi yoktur, devlet vaadi yoktur, sıh­hat vaadi yoktur, bolluk ve zenginlik vaadi yoktur. Müslüman olur­sak devlet kurarız değil mesele. Çünkü devlet müslüman olmanın vazgeçilmez şartı değildir; ama cennet, müslüman olmanın vazgeçilmez şartıdır.
İman eden ve imanlarını amele dönüştürenler için, ne var on­lar için? Atlar, arabalar, fiyatlar, muratlar, marklar, dolarlar var­dır. Öyle değilmiş anlıyoruz âyetten. Hattâ geçimmiş, dirlikmiş, sıhhatmiş, afiyetmiş, ya da zafermiş, galibiyetmiş hiç birisi yok. Hattâ belki siz gerçekten iyi bir müslüman olun çevrenizde hiç kimse kalmayabilir. Kimi Peygamberler gibi çevrenizde üç beş kişi kalabilir. Kimi Pey­gamberler gibi belinizden testereyle biçilebilirsi­niz. Kimi peygamberler gibi şehid olabilirsiniz. Taşlanabilirsiniz kimi Peygamberler gibi. Ve onlar hiç de başarısız olmadılar yâni. Onların başlarına gelen bu tür durumlar, onların başarısız oldukla­rını göstermez. Ve İmanlarının so­nucunda bu tür şeyler başlarına geldi diye hiçbir zaman onlar yolla­rından, yöntemlerinden şüphe etmediler. Eğer biz de vahye intibakımızdan şüphe etmiyorsak, o za­man başımıza ne gelirse gelsin devam edelim yolumuza. Ama şundan her zaman şüphe edelim: Acaba bu vahiy, bu Kur’an be­nim anladığımın dışında da anlaşılabilir mi? Benim bu anlayışımın dışında da anlayış­lar var mı acaba? Diye sürekli bunu araştırmak zorundayız, bu güzel­dir işte.
Neymiş mü'minlere verilen müjde? Cennet. Bir cennet ki, ya da cennetler ki, bahçeler ki, onların zeminlerinden ırmaklar ak­makta­dır. Zeminlerinden ırmaklar akan cennetler. Arapça’da cennet; topra­ğın üzerinde yükselen ağaçlık bölümün adıymış. Al­tından ırmakların akması da bu cennetin zemininde ırmakların akması demekmiş. O zaman sarayın altından veya kökün altından ırmakların akması da yadırganmayacaktır. Yâni böyle de olabilir diyoruz. Çünkü biz dünyayı cennetleştirme cinnetinde olduğumuz için sanki bunu dünyaya taşıma çabasındayız. İşte belki bunun içindir ki odalarımızın altından ırmaklar akıyor. Ama olsun cennet­tekiler gibi değil bunlar kanalizasyon ırmak­ları.
"Orada her ne zaman bir rızıkla rızıklandırıldıklarında, her bir meyveden rızıklandırıldıklarında."

Yâni kendilerine tahsis edilen her bir rızık kendilerine ulaştı­rıldı­ğında şöyle derler:
"Bu daha önce de rızıklandığımız şeydir derler."

Biz daha önce de bundan rızıklanmıştık. Bize daha önce de Allahu Teâlâ lütuflarda bulunuyordu. Veya daha önce de bize bunların benzerleri verilmişti. Yâni daha önce de benzer şeyler yemiştik biz dünyada. Nar; dünyada da nar yemiştik biz. Muz; dünyada da yemiş­tik bundan derler. Peki bu onlara ne sağlaya­cak? Anlayabildiğimiz kadarıyla bu onlara şunu sağlayacaktır: Ha­yatın köklü oluşunun zev­kini tattıracaktır bu onlara. Bana öyle ge­liyor. Çünkü bakıyoruz Pey­gamberleri tanıtırken de böyle bir kök­lülükten söz edilmiş:
"Muhammed başka değil ancak bir elçidir, ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir."
(Âli İmrân 144)

Âyeti de bunu anlatır. Yâni Hz. Muhammed Aleyhisselâm böyle yeni yeni çıkmış, aslı astarı olmayan türedi bir şey değildir. Daha önce de benzerleri görülmüş, bilinmiş ve denenmemiştir. Yâni böyle denenmemiş, sonunun ne olacağı belli olmayan bir şey de­ğildir bu. Bilâkis daha önce de peygamberler geldi geçti. İşte Muhammed de onlardan biridir deniyordu ya. İşte burada da tıpkı onun gibi bir köklülük vurgulanıyor. Yâni Mü'minler orada: Ne olu­yor ya? Nereden geldik buraya? Neresi burası? Nasıl bir şey bu cennet? Diye şaşırma­yacaklar, acemilik çekmeyecekler, bilâkis kendilerinin dünyada işle­dikleri amellere karşılık kendilerine su­nulan bir cennet olduğunu bile­cekler bunun. Meselâ Mançurya’dan hiç bilmediğimiz, tatmadığımız bir meyve getirip verseler, şöyle bir duraklar insan değil mi? Ne ki bu acaba? Tadı nasıl? Tuzu nasıl filan diye bir tereddüt geçiririz değil mi? İşte cennette böyle bir acemilik olmayacaktır. Her bir meyve su­nuldukça a! Biz bunu daha evvel de yemiştik! Bize bunu Rabbimiz daha önce de ikram etmişti! Diyecekler. Bunun bir ikinci anlamı da, yarım saat önce kendilerine hiz­met­çileri bir meyve sunmuşlardı, şimdi aynı renkte, aynı özellikte bir ikincisi sunulacak ve bakacaklar ki bu defa da çok farklı bir tat, çok farklı bir lez­zette olduğunu görünce mü'minler: A! Hayret daha önce de bun­dan yemiştik ama bu daha farklıymış diyeceklerdir. Yâni o meyveler her sunuluşta bir öncekinin aynı gibi ama farklı tatlarda, farklı lezzetlerde olacaktır. Şekilleri, biçimleri, renkleri birbi­rine benzer fakat tatları başka olacaktır anlıyoruz. Ya da işte az evvel dediğimiz gibi biz bunları dünyadayken de yemiştik diyecekler.
"Bunlar söylediklerinin benzerleri olarak kendile­rine sunulmuştur."

Dünyadaki yediklerinin aynısı olarak kendilerine sunulmuş­tur. Halbuki oradaki süt ayrı, oradaki muz ayrı, oradaki portakal ayrıdır. Lâkin bu ayrılığa rağmen dünyadakilerle bir benzerlik ku­rup böylece onlar dünyayı hatırlayacaklar, biz dün de buna benzer bir şeyler tat­mıştık! Diyecekler. Başka neler varmış bu cennetlikler için?
"Bir de orada onlar için tertemiz eşler vardır."
Tertemiz eşler vardır orada onlar için. Tertemiz erkeklere terte­miz kadınlar, tertemiz kadınlara da tertemiz kocalar vardır o cen­nette. Ezvac kelimesi hem kadınların kocaları için temizliğini, hem de kocaların kadınları için temizliğini anlatır. Âyeti Kerimede kadının temizliğinden söz ediliyor. Ya da eşlerin temizliğinden bahsediliyor. Bunun anlamı şudur: Oradaki eşler hem madde olarak kan, idrar, koku, hayız, nifas, dışkı vs olmayacak şeklinde tertemiz. Hem de mânâ olarak yalan, dolan, cinsinden, aldatma cinsinden, ahlâksızlık, geçimsizlik cinsinden de bir kötülüğü, bir pisliği, necisliği, necesliği, küfrü, nifakı inkârı olmayacak tertemiz eşler verilecektir onlara.

Bütün bu anlatılanlar kâfirlerin kulağına gittiği halde, bunları duydukları halde, hayret ki yine de âhireti inkâr etmeye sebep bulabi­liyorlar yâni. Cennette Allah’ın Mü'minler için hazırladığı bu nîmetler anlatılınca: Ne yâni! Onları biz de buluruz dünyada! Biz de elde ede­riz! İstediğimizi buluruz dünyada. Bağ, bahçe, elma, armut, karı, kız, içki, şarap istediğimiz kadar buluruz! Alasını buluruz bu dünyada di­yorlar. Ama:
"Onlar orada ebedîyen yaşarlar."
Denilince, işte orada adamların solukları kesiliyor. İşte orada pilleri bitiyor. Çünkü bunların elde ettiği şeylerin hiç birisi sonsuz değildir. Hepsi dünya ile, ömürleriyle sınırlı şeylerdir. Öldükleri anda her şey bitecektir. Yâni tüm dünyaya sahip olsalar bile ölünce bitecektir. Ama âhirette mü’minler cennette ebediyen bu nimetlere sahip ola­caklar. Ölmeyecek, solmayacak, bitip tükenmeyecek nimetler. İşte cennet bu. Bundan sonra, eğer bu cenneti hak etmek istiyorsanız. Bunu ka­zanmak istiyorsanız diye başka bir âyete geçilecek. Ne kadar gü­zel, ne kadar hoş anladınız! İşte bu cennetin sizin olması için, bunu kazanmanız için davanızın Allah’a teslimiyet olması ge­rekir kayıtsız şartsız diyor bundan sonraki âyeti kerîme. Yâni eğer cennetten ya­naysanız, cenneti kazanmak istiyorsanız, Allah’a kafa tutmayacaksı­nız! Allah’a akıl vermeye kalkmayacaksınız! di­yor.

Peki nasıl akıl vermek? Ne tür bir kafa tutmak? Şunu anlatacaktın ya Rabbi! Bunu anlatmalıydın ya Rabbi! Şu sana yakışırdı! Ama bu dinde olmama­lıydı! Bu kitapta olmama­lıydı! denmemelidir. Çünkü bu kâfirlerin iddia­sıydı. Bakın onlar de­diler ki: Ne ya bu? Allah nelerden bahsediyor böyle? Sivri sinek­ten, kara sinekten, örümcekten bahsediyor. Böyle tanrı mı olur? Böyle mukaddes kitap mı olur? Kutsal kitapta bunlara da mı yer verilir?

Elmalılı Hamdi Yazı tefsiri :
Bu atıf vâvı, yukardaki âyetlerin mânâsından anlaşılan lâzimî mânâya işarettir. Şöyle ki: "Habibim (Resulüm)! Sen de insanlardansın ve genel olan iş bu ibadet ve kulluk emriyle sen de emre tabisin. Bununla beraber senin bir özelliğin var. Sen benim özel ve seçkin kulumsun. Peygamberlik gibi bir özel vazifen var. İşte bu seçkinliğin fermanı olan bu Kur'ân'ı ve bu meydan okuma mu'cizesini gördün ya, bunu al ve senin için hiçbir korku, hiçbir keder olmadığını anla. Bütün insanları emrine davet et, mu'cizeni göster. Yola gelmeyenlere bu korkutmamı tebliğ et! Bundan başka bir de erkek olsun, dişi olsun iman edip de iyi işler yapanlara, bir Allah'a kulluk imanına yaraşır, akla ve nakle uygun güzel ameller işleyenlere de şunu müjdele!
"Sâlihât" kelimesi "sâliha"nın çoğuludur. "Salih" aslında iyi, yaraşıklı, aklen ve naklen doğru, hayırlı mânâsına sıfat iken nakil tâ'sı ile ("hasene" kelimesi gibi) "güzel amel= güzel iş" mânâsına isim olmuştur ki, kalbî, bedenî, malî olmak üzere üç çeşidi vardır. Ve burada iman ile amelin az çok bir farkı anlaşılır. Fakat müjdeleme sadece imana değil, tümüne yapılmıştır. Amel imandan bir cüz' (bölüm) değilse de, amelsiz müjdeleme hakkı olmadığı da anlaşılıyor. Sonra müzekker cemi'lerinde tağlib vardır ki erkekleri ve kadınları içine alır. Bu kapsamı ilerde (Ahzab, 33/35) gibi âyetlerle anlarız.
Kısaca iman ile iyi amelleri (amâli sâlihayı) birleştirenlere şunu müjdele ki onlar için cennetler var. Yani içine girilmeden görülmez, gizli, çok değerli bağlar, bahçeler var. Bunların tümünü kapsayan ahiret vatanına, sevab evine "cennet" denilir. Cennet aslen lügatte masdar binâi merredir ki "bir örtüş", "bir kerre setr" demektir ve bu maddenin bütün müştakkâtında (türevlerinde) bir nevi "örtme" mânâsı vardır. Nitekim "cin", herkese görünmez gizli bir çeşit yaratık. "Cinnet", aklın kaybolması; "cen" kararmak, görülen eşyanın bakıştan gizlenmesi demektir. İkinci olarak "cennet" bir örtü mânâsından zemini görünmez, gayet girift ağaçlarla örtülmüş bahçe ve bostana söylenmiştir. Üçüncü ola r ak din dilinde, dünya gözüyle görülemeyen Hak gaybda gizli "dâru'ssevab" (sevab yurdun)ın ismi olmuştur ki, Kur'ân'da "elCennetü" denildiği zaman bu ortaya çıkar. Fakat "elif lâm = "sız olarak "cennetün" denildiği zaman yerine göre kâh bu ve kâh ikinc i mânâya gelmiştir. "altından ırmaklar akan cennetler" denildiği zaman da "elCennetü"nün cevabı ve mertebeleri kastedilir ki, burada öyledir.
Bunlar öyle büyük ve geniş cennetlerdir ki altında mesela dünyadaki Nil, Fırat, Ceyhun, Seyhun nehirleri gibi büyük büyük ırmaklar akar. Öyle küçük çaylar, su kanalları, arklar değil, nehirler. Halis temiz su nehri, taze süt nehri, safi bal nehri, sarhoş etmez, aslı tasavvur olunmaz, içeceği temiz nehir akar, bu cennet bahçelerinin ayrıntılarını sormak mı istersiniz? Bunlar tarif edilir şeyler değildir. Onlar da: "Hiçbir göz görmemiş, hiçbir kulak duymamış, hiçbir beşerin kalbine gelmemiştir." (hadisinde dile getirilen) şeyler vardır. Çünkü insanlar örneğini görmedikleri şeyleri anlayamazlar.
Bunun için şimdilik şu kadarını anlayınız ki: o güzel amel sahibi müminler bunlardan, bunlardaki meyvelerden bir rızık ile rızıklandıklarının her defasında ha bu, o rızık o nimet ki, bize bundan önce yani dünyada da kısmet olmuştu diyecekler. Ve her alışta onu başlangıçta dünyada rızıklandıkları nimet türünden görecekler. Çünkü iman ve amellerinin sevabıdır. Gayıbdaki o bahçeleri, dünyadaki bu iman ve amel ile yetiştirdiler ve bunların bir çeşit meyvesi dünyada da az çok görülür ve hatta tadılır. Nitekim "Rabbinin huzurunda hesap vermekten korkan kimse için iki cennet vardır." (Rahmân, 55/46) buyurulmuştur ki, biri dünya, biri ahiret cennetidir. Gerçekte insanların hepsi Allah'tan korkmuş ve ona göre amel etmiş olsalardı, dünyanın da her tarafı bir cennet kesilirdi. Fakat Allah'ı ve ilâhî makamı tanıyanlar ve ondan korkanlar için bundan başka bir cennet daha vardır. Onlar fanî dünyada bu ümit ve müjdeyle hiçbir üzüntünün altında boğulup kalmazlar. Allah korkusu hiçbir korkuya benzemez. Onun yanında daima ebedî bir neş'enin zevki vardır, rıdvân (Allah'ın rızası) zevki. Acaba iki âlemdeki bu zevk, bu semere (meyve) hakikaten aynı çeşitten midir? Hayır aynı çeşitten değil. benzerdirler, birbirine karşılıklı olarak bir benzeyişleri vardır. Ve önce onlar buna bu benzeyiş halinde sevkolunmuşlardır. Gerçekte ise aralarında aynı şey olma bakımından büyük farklar vardır. Bu cümleden olarak biri saf olmayan, diğeri saftır; biri gaybe ait zevk, diğeri mahzı şühût (tamamen görme, görünme)dur. Dünyada bu rızık, bu semere, gölge s iyle sırf ruhanî ve aklî olarak tadılır. Ahirette ise tam hakikati ile aynı vücut (aynı varlık) olarak hakka'lyakîn (gerçekliğinde şüphe olmayan) bir şekilde tadılır. Bunun için ahiret ruhuma mı, cismime mi diye düşünüp durma, o senin Allah katında bili n en hakikatinedir. Sanadır sana! Sonuç olarak biri elden kaçabilir, kesik, sonlu, ebedî olmayan; diğeri kaçmaz, devamlı ve ebedîdir. Bu âyetin bu iki cümlesi bize gösteriyor ki, dünyada anlayış ne kadar yükselir, iman ve amel de onunla ne kadar uygun olursa ahirete ait meyveler de o kadar çok olacak ve o oranda yükselecektir. ve denilmesinde buna büyük bir delâlet vardır. "Ey Rabbim, ilmimi artır, de." (Tâhâ, 20/114).
Bu meyvelerden başka onlar için o cennetlerde tertemiz, pampak çiftler, eşler, yani erkekler için hanımlar, hanımlar için kocalar vardır. Ve bunların hiç birinde dünyadaki pisliklerden eser yok. Bunlar sadece temiz değil, her yönden temizlenmiştirler. O zevceler (hanımlar) de ne maddî olan kir, hayız ve nifas ve diğerleri gibi tabiî, cismanî; ne de ahlâksızlık, geçimsizlik, biçimsizlik, münasebetsizlik olmadığı gibi kocalar da öyle pampak, tertemizdirler.
Şimdi diyebilirsiniz ki, aynen böyle değilse de, bunlara hemen hemen benzer bahçeler, meyveler, kocalar ve hanımlar dünyada olabilir. Vatan denilen şey de böyle bir cennet gibi olabilir. Evet "Dârı İslâm" (İslâm ülkesi) dediğimiz müslüman vatanının da böyle olması gerekir. Ve bu âyet sınırlamasıyla buna da işaret etmiştir. Fakat mesele ve müjde bundan ibaret değil. Dünyadaki b u İslâm ülkesinden başka asıl bir dâru'sselâm (eminlik evi) vardır ve bunların birbirinden sizin anlayacağınız en açık farkı şudur:
o kâmil iman ve güzel amel sahipleri bu cennetlerde ebedî ve devamlıdırlar. Bir kere girince artık bir daha çıkmazlar. Diğer âyetlerde "hulûd", "ebeden" (ebedî olarak) diye de te'yit edilmiştir. Halbuki dünya vatanı, dünya cenneti ne olsa elden gidebilir. Kâmil iman ve güzel amel sahipleri İslâm
ülkesi olan vatanlarını Allah Teâlâ'nın izniyle muhafaza ve müdafaa ederler. Ve onu harap olmaktan mallarıyle, canlarıyle korurlarsa da bunda ilâhî takdir başka türlü de ortaya çıkabilir ve nihayet bundakilerin hepsi çıkarlar, ölürler, giderler, bunun böyle büyük küçük kıyameti de vardır. Fakat "eminlik vatanı" (ahiret cen n eti) öyle değil, asıl cennet bahçelerine gidenler orada ebediyyen kalırlar, ki bütün müjde bundadır. Ve bütün saadet bundadır ve "en büyük rıdvân" (Allah'ın en büyük rızası) bundadır. "Güzel davrananlara daha güzel karşılık ve fazlası var." (Yûnus, 10 /26).
Bir takım kimseler, bu gibi müjdelerde, bilhassa rızıktan ve kadından bahsedilmesine itiraz etmek istiyorlar ve: "Dine ait duygular insanı bunlardan kesip, yalnız ruhanî lezzetler ile uğraştırmalı." diyorlar. Fakat şurası gariptir ki, böyle diyenlerin hepsi bu iki cisme ait zevk için can verenlerin yanında ortaya çıkıyor. Halbuki bu müjdeler, görüldüğü üzere, her yönü tamamen toplayıcı bulunuyor. Ve ahiret zevklerinde, dünyadaki zevklerden hiç birinin aynısı, benzeri eksik olmadığını ve bunun karşısında dünyaya ait şehvetlerin adiliğini, çirkinliğini de gösteriyor.
Kur'ân'a ait açıklamaları kötü telakki ile karşılamak isteyenleri hem red ve hem doğru yola getirmek için şimdi de Kur'ân'ın dilinin üslubu hakkında bir hatırlatma yapılacaktır. Vaktiyle kâfirlerden bazıları: "Allah her şeyi doğrudan doğruya gerçekliğiyle anlatıvermeli idi. Temsiller, teşbihler Allah kelamında yakışır mı? Hem bu temsiller, bu meseller, zübâb (sinek), beyti ankebût (örümcek yuvası) gibi sineğe, örümcek yuvasına kadar iniliyor. bunlar Allah için ayıp değil mi?" gibi mânâsız sözler söylemişlerdi. Şu halde bunları red ve herkese gerçeği açıklamak için beyan etmede bazan mesel îrad etmenin kıymeti bulunduğuna, meselin de bir gerçeği kapsadığına ve bu sebeple Kur'ân lisanı n da yerine göre tahkik gibi temsilin de varlığına ve bunların hafife alınmaması, kötü yorumlara uğratılmaması ve bu yüzden sapıklığa düşülmemesi ve hepsinin Allah yanında hak olduğuna iman edilmesi gereğine tenbih ederek buyuruluyor ki:

Prof. Bayraktar Bayraklı:
Yüce Allah'ın Kur'an'da kullandığı metotlardan biri, cehennemin anıldığı bir ayetten hemen sonra, cenneti gündeme getirmesidir. Yüce Allah, Bakara suresinin biraz önce izahını yaptığımız 24. ayetindeki cehennemden sonra bu ayette cenneti ele almıştır. Başka bir ifadeyle, uyandan hemen sonra müjde vermektedir. Bazen müjdeden sonra uyarı yaptığı da olmaktadır, mesela Hz. Peygamber'in vasıflarını anlatan Ahzab/4546'da, önce müjde verilmekte, ar­dından da uyan yapılmaktadır.
İnsanlann cehennem korkusu ile dinden tiksinmemeleri için, cehennemin geçtiği her ibarenin ardından cennetin zikredilmesi, bu kötümserliğin iyim­serliğe dönüşmesini temin etmek amacına yöneliktir. Çünkü dindeki ilahî
amaç, insanları yakmak değil, tam tersine onları mutluluğa götürmektir. Mut­lak mutluluk yeri cennettir. Cennete ulaştırmak, dinin amacı olabilir; ama ce­hennemde yakmak, dinin amacı olamaz ve değildir de. Bu nedenledir ki Yü­ce Allah, dinde asıl amaç olmayan cehhennem konusundan hemen sonra, di­nin amacı olan cennet konusunu işlemektedir.
Bakara/24 ayetinin sonu şöyle bitiyor:
(Cehennem kâfirler için hazırlanmıştır).
Âli İmran/133 ayetinin sonu da şöyledir:
(Cennet muttakiler için hazırlanmıştır).
Her iki ayetin ortak noktası, 'hazırlanmak' kavramıdır. Yüce Allah, "Ben hazırladım" demeyip fiili meçhul olarak kullanmaktadır. "Hazırlanmıştır" ifadesiyle, faili gizlenmiştir. Eğer fail Allah'ın kendisi olsaydı bunu söyleye­cekti. Bu nedenle cenneti veya cehennemi isteyen insandır. Diğer bir ifade ile insan, bu dünyada yaptıklarıyla ya cennetini veya cehennemini hazırlamak­tadır.
Ayette, İman edip yararlı işler yapanlara altından ırmaklar akan cennet­leri müjdele buyrulmaktadır. Demek ki iman ve iyi ameller insanı cennete götürmektedir. (İmanın ne olduğunu Bakara suresinin ilk ayetlerinde kısaca açıklamıştık. Aynı şekilde iyi amellerin bir kısmı da aynı ayetlerde geçmek­tedir. Kur'an'ın bütünü içinde "iyi ameller" çeşitli ayetlerde gündeme gele­cektir. Fakat bizim burada kısaca vereceğimiz bir ölçü vardır). İnsanı Allah'a yaklaştıran ve insanlığa fayda getiren, hayatı kolaylaştıran ve insanı mutlu­luğa götüren her eylem, 'iyi amel'in kapsamına girmektedir. İmanın görevi, iyi davranışı meydana getirmek ve o davranışa hayat vermektir. İyi davranış, yani yararlı işler imanın etkinliğinin göstergesi olmaktadır. İnsanın eylemle­ri, içindeki, yani gönlündeki imanının gücünü, derinliğini ve yoğunluğunu göstermektedir. Güçlü iman, daha faydalı amellere götürür. Onun içindir ki Yüce Allah, çoğunlukla, imandan hemen sonra, yararlı işleri gündeme getir­mektedir. İşte bu ayette de, imandan hemen sonra yararlı işler zikredilmekte, bunları yapanlar da son durak olarak cennetle müjdelenmektedir.
Burada sormamız gereken bir soru vardır: İman eden ve iyi ameller üre­ten insanın cennet müjdesine ihtiyacı var mıdır?
Bu sorunun cevabını insanın doğasından hareket ederek vermemiz mümkündür. Yüce Allah, insanın tabiatını kaderde planlarken, ona bir özellik koy­muştur. O da, insanın, karşılığı olmayan bir eylemi yapmamasıdır. Ödülü ol­mayan, karşılığı verilmeyen ve çıkar sağlamayan bir işi insana yaptırmak he­men hemen imkansızdır. Öyleyse inşam harekete geçirip bir iş yaptırabilmek için, onu motive etmek gerekiyor. İman etmek ve yararlı iş üretmesini sağla­mak için Yüce Allah cennet denen ödülü koymaktadır. Cenneti aşarak, sade­ce Allah için ibadet yapan insanlar çok azdır. Yapılan amele karşılık, Allah'ın rızasını istemek de bir beklentidir. Ama bu beklenti, cenneti beklemekten da­ha büyük bir erdemliliği ifade etmektedir. İnsan, iman ve amelinin gelişmiş­liği nisbetinde beklentisini daha yüce hedeflere doğru kullanacaktır. Cenneti umarak, onun müjdesini bekleyerek ve ona karşılık olarak amel üretmenin de yaratılışın bir gereği olduğuna işaret olsun diye Allah bu ayeti göndermiştir.
Bu ayeti insanlık alemine uyarladığımız zaman, şu prensibi yakalamamız mümkün olacaktır: Güvenilen ve yararlı iş üreten insanları ödüllendirmek gerekir. Ödüllendirilmeyen basanlar, zamanla solup giderler. Bir toplumun gelişimi, başarılı insanlarım ödüllendirmesine bağlıdır. Başarıyı ödüllendir­mek, ilahî bir sünnettir. Bu sünneti tatbik etmeyen toplumları Yüce Allah yü­celtmez. Çalışan, bir iş üreten ve bir başarıya hayat veren insanları itmek, on­ları kıskanmak ve onları ödüllendirmemek, Allah'ın sünnetine aykırı olduğu gibi, toplumun gelişimini engelleyeceği için de, bir zulümdür. Başarılı olan­ları ihmâl etmek, yeni bitmiş orman fidanlarını kesmek kadar büyük bir hak­sızlık ve büyük bir ihmaldir. Allah bu prensip ve bu eğitim uygulamasını bi­ze öğretmekte, iman ve amelin nasıl bir ödülle değerlendirileceğini anlat­maktadır.
Başarılı insanlar, ödüllendirilmek' ve takdir edilmelidir. Bu, onlar için iti­ci güç olacak ve onların daha başarılı işler üretmesine sebep olacaktır.
Yüce Allah'ın iman edip, yararlı işler üretenlere, ödül olarak vâdettiği cen­netin özellikleri nelerdir? Ayette bu özellikler şöyle sıralanmaktadır:
1. İçinden (altından) ırmaklar akmaktadır.
Dünyevî nimetlerin en önemlisi ve hayatın kaynağı olan su, ebedî hayat­taki cennetin nimetlerinden birini teşkil etmektedir. Dünyada susuz hayat ol­mayacağı gibi, ahirette de cennetin en önemli nimetinin su olacağı gerçeğine işaret edilmektedir. Dünyadaki su ile cennetteki suyun arasındaki fark, Muhammed/15 ayetine göre bozulmamasıdır. Demek ki, ahiretteki hayatta bu dünyadaki gibi bozulma ve kokma yoktur.
Dünyadaki iyi ameller, ahirette bozulmayan ve kokuşmayan ödüllere dö­nüşmektedir. "İyi amel" bozulmaz ve kokuşmaz olduğu için, geçici dünyayı ebedî dünyaya taşımaktadır.
2. Meyvelerle nzıklandınlacaklardır, sudan sonra en önemli ödül, meyve­dir.
Su insana hayat verirken, meyve zevkle yenilen bir nimettir. Yüce Allah'ın iki ödülü birlikte zikretmesi anlamlıdır. Cennetteki meyvelerin, bu dünyadakilere benzemesi ilginçtir. Demek ki, bu dünyadaki nzıklar, cennettekilerin bir benzerini teşkil etmektedirler.
3. Tertemiz zevceleri olacak ifadesindeki temiz kavramı, her türlü pislik­ten arınmış manasına gelmektedir.
Dünyada gayri meşru cinsel ilişkiye girenler orada bu mükafaata ulaşa­mayacaklardır. Bu ödülün konması, insanları bu dünyada, cinsel balamdan ahlâklı yaşamaya teşvik etmek içindir.
Dünyada pisliğe bulaşmış bir kadın, cennette temiz olamaz. Burada nef­sine düşkün olan ve hayasızca bir hayat yaşayan erkek de orada, tertemiz eş­lere nail olamayacaktır. Bu durumda ayetin başında yer alan "iyi amel" kav­ramı, helal lokma yemeyi ve cinsel ahlâk bakımından temiz olmayı da içine almaktadır. Daha açık bir ifade ile rızık kavramı, bu dünyada helal lokmanın karşılığı; su ve temiz zevce de cinsel ahlâk bakımından temiz yaşamanın kar­şılığıdır.
4. Cennetteki hayat ebedîdir:
(Cennette ebedî olarak kalıcıdırlar) [Bakara/25] ifadesiyle Al­lah, iman edip iyi davranışta bulunanlara sonsuz bir cennet hayatı vaadetmektedir. Demek ki, dünyada insanın yaptıkları, öteki alemdeki sonsuz haya­tın karşılığıdır.

Mahmut Toptaş tefsiri :
Yalnız dünya için'çalışanlar, çalıştıklarının karşılığım bu dünyada alırlar. Ahiret yurduna hazırlık yapanlar ise hem bu dünyada hem de ahirette karşılığını en güzel şekilde alırlar.
Kâfire ahirette yakıtı insan ve taş olan cehennem gösterilirken, mü­mine ise köşklerin, suların, çiçeklerin en güzel ve temiz eşlerin olduğu cennet vadedüiyor.
Bu dünyada insanlardan bir kısmı bir villaya, arabaya ve güzel bir kadına sahip olmak için kendilerini her türlü tehlikenin içine atabiliyor.
Halbuki bu dünyanın çiçekleri soluyor, sevgililer önce soluyor sonra ölüyor. Doğanlar ölüyor, yapılanlar yıkılıyor. Gençliğini harcıyor birçok şeye sahip oluyor, tam yaşayacağım dediği anda doktoru ona tuz'u, yağı, tatlıyı yasaklıyor ve eşine karşı da iktidarsızlık dönemi başlıyor.
Müminler kendilerini ahirete göre ayarlarlar. Allah (c.c.) onlara bu dünyayı da verir. Ama geçici olan bu dünya nimetleri cennette solmadan devam eder. Geldiğimiz yere dönüyoruz.
Yemyeşil bir ülkeden[1][86] geldik. Yeşillikler üzerindekep, ba'zan gözyaşı, ba'zan ahnteri ba'zan kanla yapılır. Cennete doğru koşan bu dünyada terliyecek, tökezleyip günah bataklığına düşerse tekrar kalkıp koşacak kirlerini göz yaşıyla yıkayıp pişmanlık ateşiyle yakacak. Dünyada nedamet ateşiyle günahlarından temizlenmeyen müminleri Al­lah lütfedip afvetmezse cehennem ateşiyle temizleyecektir. Yunusvari di­yelim: "Gelin bugün yanalını yarın yanmamak için."


Prof. Seyid Kutub tefsiri:
Burada değinilen nimet türleri arasında el değmemiş eşler yanında şu birbirinden ayıra edilemeyen, Cennetliklere daha önce yedikleri türden meyveler olduklarını düşündüren, yani ya isim ve görünüş bakımından dünya meyvelerine ya da Cennet'te daha önce kendilerine sunulan başka meyvelere benzedikleri için Cennetliklerin algılarını yanıltan meyveler dikkati çekmektedir. Sözünü ettiğimiz dış benzerliğe rağmen içten farklı olma özelliğinin her ikramda Cennetliklere sürpriz yapma amacına dönük olduğunu düşünebiliriz. Gerçekten Cennetliklere sürpriz üzerine sürpriz yaşatan, her seferinde dış benzerliğin yeni bir şey ortaya çıkardığı bu ikram biçimi, gözlerimizin önünde tatlı bir oyun, renkli bir hoşnutluk ve göz kamaştırıcı bir ağırlanma tablosu çizmektedir.
Burada sözü edilen şekil benzerliği yanındaki özellik farklılığı, yüce Allah'ın yaratma sanatında açıkça görülen ve her varlığa görünüşünden daha büyük bir öz, bir içerik sağlayan bir özelliktir.
Bu büyük gerçeği gözler önüne seren bir örnek olarak insanı ele alalım. Eğer yaratılış bakımından, biyolojik yapı açısından düşünürsek insanların hepsi aynıdır. Yani baş, gövde, kol ve bacaklardan; et, kan, kemik ve sinirlerden oluşmuş; iki gözü, iki kulağı, ağzı ve dili olan, bütün organları diğer canlılarınki ile benzer hücrelerden meydana gelmiş bir canlı varlık. Biçim ve ana madde bakımından yapı aynı yapı ve sentez aynı sentez. Fakat gerek özellik ve eğilimleri, gerekse karakter yapısı ile yetenekleri bakımından bu insanlar arasında ne kadar büyük farklar var, değil mi? Öyle ki, bütün ortak yönlere ve görünüş benzerliklerine rağmen iki insan arasında bazan yer ile gök arasındaki uzaklıktan bile daha büyük farklar olabilmektedir.
Yüce Allah'ın yaratma sanatının bütün alanlarında, bu korkunç, bu baş döndürücü farklılığı görebiliriz. Çeşitli cinsler, çeşitli türler, çeşitli şekiller, çeşitli özellikler, çeşitli yetenekler ve çeşitli nitelikler. Fakat bütün farklılıklar, benzer yapılı ve benzer elementlerden oluşmuş "hücre" adını verdiğimiz ortak bir yapıtaşına indirgeniyor.
Yaratma sanatının ürünleri ve gücünün alâmetlerini gözler önüne seren tek Allah'a kulluk etmekten kaçınacak bir insan olabilir mi? Gerek gözün gördüğü ve gerekse göremediği bütün eserlerinde mucizenin elini açıkça gördüğümüz bu Allah'a başka şeyleri eş ya da ortak koşacak biri bulunabilir mi?

Ömer Nasuhi Bilmen tefsiri :Kur'ânı Kerîm'in âyetleri arasında pek güzel bir uyum, bir münasebet vardır. Evvelki âyetler, küfür ve isyan sahiplerinin uğrayacakları ahiret azaplarını ve felâketlerini bildirmiştir. Bu âyeti Kerîme'de İman ve güzel âmel sahiplerinin ahiret âleminde ebedî olarak kazanacakları nimetleri, mükâfatları bildirmektedir. Şöyle ki: Ey yüce peygamberim! (İman edîp güzel güzel amellerde bulunanlara müjde var) onları müjdele (şüphe yok ki onlar için) ağaçları (altından ırmaklar akan cennetler vardır.) Bu mü'min, salih kullar için ne büyük bir müjdedir. Bu müjde, bütün insanlığı uyanmaya davet ve o gibi nimetleri kazanmaya teşvik hikmetini de içermektedir.
Evet... mü'min, güzel amellere sahip olanlar için ebedî, mesut bir hayat vardır. Onlar "cin.an, cennât" denilen ve ağaçları altında tatlı tatlı ırmaklar akan ebedî bir âlemde pek mühim nimetler elde edeceklerdir. Ve mü'min salih kullar (Her ne vakit o cennetlerden bir meyva ile rızıklanınca) vaktiyle dünyada da elde etmiş oldukları nimetleri hatırlayarak (diyeceklerdir ki: Bu meyva bizim evvelce rızıklandığınız bir meyvadır) o nevidendir. Bu zatlar, Cenâbı Hakkın kendilerini dünya da da, ahirette de rızıklandırmış olduğunu bir şükran vesilesi olarak saygılı bir lisan ile anacaklardır. Gerçek şu ki, her ne kadar dünya nimetleri, cennet nimetleri kadar ebedî, leziz, fevkalâde bir tazelik ve güzelliğe sahip değilse de şekil ve mahiyet itibariyle onlara kısmen benzemektedir. Bu bakımdan bu dünya nimetleri de daima şükrana lâyıktır.     (Onlara birbirine benzeyen) böyle nimetler (verilmiş olacaktır.) Bu ne büyük ilâhî lutuftur. Evet... Güzel düşünülürse dünyada da nail olduğumuz nimetler. birer ilâhî lutuftur. Bunlar da ne kadar kıymetlidir, ne kadar şükrana lâyıktır. (Ve onlar için» o mü'min, salih kullar için (cennetlerde tertemiz) her kusurdan uzak (eşler de vardır.) Bu da ne büyük bir nimettir. Evet... Dünyadaki evlilik hayatı da meşru, faziletli ve temiz olunca hayatımızın devamına, inkişaf ve güzelleşmesine pek iyi bir vesiledir. Demek ki bunlar ahiret hayatında da liyakatli kimseler için birer büyük nimet mahiyetinde bulunacaktır.
Artık bugün de kısmen olsun elde ettiğimiz nimetlerin kadrini bilmemiz icap etmektedir. Bu dünyevî nimetleri küçümseyenler, bunların uhrevî hayatta ne işleri var diyenler ise nimete nankörlük etmiş, dünya hayatını da, ahiret hayatını da güzelce anlamak meziyeinden mahrum kalmış kimselerdir. (Ve onlar) mü'min, salih, şükreden kullar ise (o cennetlerde ebedî olarakkalacaklardır.) İşte insan daha dünyada iken böyle bir istikbale sahip olmanın sebeplerine sarılmalıdır. İmandan, salih amellerden asla ayrılmamalıdır. Cenâbı Hakkın korumasına sığınmalıdır.

Bakara 13-16 Münafıkların müslümanlara bakışı




Ömer Nasuhi Bilmen tefsiri :
13.   Gerçek şu ki, her zaman, her yerde böyle bir takım yanlış düşünceli şahıslar bulunmaktadır. Bunlar kendilerini bilgili, aydın, ilerici zannederler. Başkalarına bir hakaret gözüyle bakarlar, kendileri gibi düşünmeyenleri fikirden, zekâdan mahrum sayarlar, onların medeniyete ilerlemeye karşı olduklarını sanırlar. Zavallılar kendilerinin nasıl bir cehalet ve gaflet çukuruna düşmüş olduklarının farkında değildirler. Kendilerinin o acınacak "karanlık hallerini bir saadet, bir aydınlık hali zannederler" Ne diyelim, Cenâb-ı Hak cümlemize uyanıklık nasip buyursun.
14. Bu mübarek ayetler münafıkların ahlâk ve tavırlarını açıklamakta onların hidayetten mahrum olduklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Onlar) yani münafıklar, ciddiyetten mahrum olan kimseler (İman edenlere rastgelince) hakiki müminlerle karşılaşınca onları aldatmak, şahsî menfaatlerini elde etmek için (biz İman ettik.) bizde sizin gibi mü'min kimseleriz (derler.) Hakikate aykırı olarak müslüman olduklarını iddia ederler. Fakat (kendi şeytanları ile) yani reisleri ile, kendilerini aldatmış kimseler ile (yalnız kalınca) ıssız yerde konuşunca da (biz sizinle beraberiz) biz sizin yolunuzdan ayrılmayız (biz) İman ettik demekle (ancak o İman edenler ile) müslümanlar ile (alay eden kimseleriz derler.)
Mü'minleri kandırmak, onlar ile alay etmek isteriz diye söylenirler. İşte samimiyetten uzak, geçici menfaatlere düşkün olan vicdansız kimselerin hali böyledir.
15.    Halbuki o münafık kimseler aldanıyorlar. (Allah Teâlâ ise onlar ile) o münafıklar ile (alay eder) yani onlara hikmet gereği bir müddet hayat, nimet verir. (Onları kendi azgınlıklarında şaşkın bir halde bırakır.) Onların o azgınlık, dinsizlik içinde bir müddet daha şaşkın şaşkın bir halde yaşamalarına mühlet verir. Artık onlar bu mühlet içinde elde edebildikleri geçici ehemmiyetsiz nimetlerden, makamlardan dolayı gururlu bir halde yaşarlar. İşte bu hal onların hakkında bir manevî, ilâhî alay demektir ki neticesi pek acıklıdır.
16.     Evet: mü'minler ile alay ettiklerini sıkılmadan söyleyen o pis topluluk yok mu? Onlar pek aldanmışlardır. Evet: (Onlar) o münafıklar (O kimselerdir ki hidâyet karşılığında dalâleti) küfür ve isyanı (satın almışlardır.) Böyle bir alışverişte bulunmuşlardır. (Onların) o münafıkların (bu ticaretleri) bu gayretleri hakikî (bir kazanç temin etmemiştir.) Bilâkis pek büyük bir zarara, felâkete maruz kalmışlardır (Ve onlar hidayete ermiş kimseler değildirler.) Evet; onlar hakiki bir ticaret yoluna, manevi bir kazanç sahasına yol bulmuş değildirler. Ne yazık ki onların, bu feci sonuçtan haberleri yoktur.
Artık uyanık mü'minlere lâzımdır ki o gibi beyinsiz kimseleri iyice tanısınlar, onların aldatışlarına kapılmasınlar, kendi sahalarını o gibi uğursuz kimselerin zararlı ve helak edici telkinlerinden korumaya çalışsınlar.

Ali Küçük Tefsiri :
13:"Onlara, insanların inandığı gibi siz de iman edin! denilince."
Kendilerine: “Şu mü'minlerin, şu insanların inandıkları gibi siz de inanın! Siz de onlar gibi mümin olun!” Denildiği zaman da. “Yâni siz de onlara benzeyin! Onlar gibi olun! Eğer İslâm’ı kabul ettiğinizi iddia ediyorsanız, onu samimiyetle yaşayan bir mü'min gibi İslâm dairesine girin! İmanınızda onlardan yana olun! Veya imanınızın görüntülenmesi onlara benzesin!” Denildiği zaman.
Yâni eğer namaza inanıyorsanız haydi kılın! Tesettüre inanıyorsanız haydi örtünün! dendiği zaman. Yâni mü'minler gibi imanınızı görüntüleyin! dendiği zaman. Çünkü Allah namaza da iman diyor Bakara’da. Öyle değil mi? Hani mü'minlerin kıblesi Kudüs’teki Mescid-i Aksa’dan Mekke’deki Mescid-i Haram’a çevrilince liderlik İsrâil oğullarından alınıp İsmail oğullarına, müslümanlara devredilince bunu hazmedemeyen yahudiler şu yaygarayı basmışlardı: Nasıl olur? Eğer şu anda döndüğünüz kıble doğruysa önceki kıldığınız namazlar boşa gitmiştir. Yok eğer dünkü kıbleniz doğru idiyse şu andaki kıldıklarınız boştur! diyorlardı da Allah  buyurdu ki: Üzülmeyin ey mü'minler:
"Allah  asla sizin imanlarınızı zayi edecek değildir. Allah kullarına karşı Raûf ve Rahîmdir" (Bakara 143)
Buyuruyordu. Dikkat ederseniz zayi oldu dedikleri namazdı. Halbuki Allah "Sizin imanlarınızı zayi edecek değildir." buyuruyor. Yâni bakın burada amele de iman dendi. Öyleyse amel de imandır, iman da ameldir. Bunlar birbirinden ayrılmaz iki bütündür. İşte onlara siz de Mü'minler gibi iman edin! Siz de mü'minler gibi imanlarınızı görüntüleyin! Siz de mü’minler gibi imanınızı amele dönüştürün! Siz de mü’minler gibi iman kaynaklı bir hayat yaşayın! Dışarıdan bakıldığı zaman sizin hayatınızda da mü’minler gibi imanınızın eseri görülsün! Denildiği zaman derler ki:
"Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız? derler."
Yâni şimdi bizler de şu âdi, şu bayağı insanlar gibi mi iman edeceğiz? Bunlar gibi mi amel edeceğiz? derler. Yaşayan yaşasın! Biz konuşuyoruz derler. Bu işin yaşayıcıları ayrı, konuşucuları ayrı. Bizler edebiyatını yapanlardanız, yaşayanlar da yaşasın, biz onlardan değiliz derler.
"Dikkat edin! Gerçek sefihler, gerçek beyinsizler kendileridir. Fakat farkında değiller."
Gerçi beyinsizler, beyinsizliklerini ne zaman bildiler ki! Sapıklar, sapıklıklarını ne zaman anladılar ki? Bakın bu sözleriyle kimi kast ediyordu bu adamlar? Kime sefih diyorlardı? Arkadaşlar onların bu  sefih dedikleri sahabeydi. Sahabeye sefih diyorlardı. Bu sefihler gibi mi iman edeceğiz? Bugün de bu münâfık karakterli insanların aynı şeyleri söylediklerine şahid oluyoruz. Adama diyorsunuz ki; “Arkadaş, sahabe böyleydi, gel biz de böyle olalım! Biz de onlar gibi olmak, onlara benzemek zorundayız!” Çok rahat şunu diyebilmektedir adamlar: “E canım onların da ağzının tadı yokmuş yâni! Zevkleri yokmuş efendim! Yaşamayı bilmeyen insanlarmış. Hayatı tanımayan insanlarmış.”
Yâni gerçek müslüman tavrına davet edildiklerinde onu akılsızlıkla, beyinsizlikle itham edebiliyorlar. Veya evinde şunlar şunlar olmasın! denildiğinde: Yok ya! Bunu ancak zevkini bilmeyenler söyler! Diyebiliyorlar çok rahat. Ne bilecek bu enayiler ağzının tadını! Halbuki devir değişti! Filan diyorlar. İhtiyaç konusunda, ev tefrişi konusunda, hanımına karşı davranışları konusunda, sofrası, işçisine muamelesi konusunda, hademesine davranışları konusunda Allah’ın istedikleri hatırlatılınca çok rahat: İyi iyi anladık da arkadaş, hangi devirde yaşıyoruz? diyebiliyorlar. Bu devirde bunların modası çoktan geçmiştir diyebiliyorlar.
Meselâ bir arkadaş bilirim, bugüne kadar tanıdığım sanayiciler içinde dükkanında çalıştırdığı işçilerine en iyi davranan, en güzel muamelede bulunan birisi. Paralarını bol bol veriyor; izinlerde, düğünlerde, bayramlarda haklarını fazlasıyla veriyor. İşçilerinden kendileri veya hanımları, çoluk çocukları hastalanınca yakından ilgileniyor, evlerine gidiyor, hal hatır soruyor, onlara elinden gelen her şeyi yapıyor. Ama buna rağmen geçen seneler hep onun arabasını artırdı, evini artırdı, parasını artırdı. Yâni onun her şeyi artarken, her şeyi değişirken, lâkin onun dükkanında çalışanlar hâlâ bisikletle gelip gidiyorlar.
Peki sormak lâzım şimdi: Onun her şeyi değişirken berikiler neden yerinde sayıyor? Ya da nereden kazanıyor bu arkadaş? Kazandıklarının tümü berikilerin emeği olarak çıkıyor ortaya değil mi? Öyleyse onlar sahabeydi efendim! Biz onlar gibi yapamayız ki! Veya devir değişti efendim! Kapitalist bir toplumda müslümanca davranışa yer kalmadı! Ne yapalım eğer dediklerinizi yaparsak bu toplumda yok olup gideriz! Gibi münâfık laflarını bırakalım da çalıştırdığımız insanları, ya da sırtından kazandığımız insanları kendi hayat standartlarımıza yakın bir hayata çıkarmanın yollarını aramak üzere bunu Allah’a ve Resûlüne sormaya çalışalım. Bu konuda ne dersiniz ey Allah’ım? Ey önderim! Demeyi öğrenelim inşallah. Hep asgari ücret belirleyen zalimlerin dediklerini dinlemeyim. Allah ve Rasulüne sormadan düzen yapanların düzenlerini can simidi bilmeyelim inşallah. Çünkü az önce de dediğim gibi onların yaptıklarının tamamı ifsattır, bozmadır.
Peki ne demek sefih? Sefih kim? Bakın onu, sefihin kim olduğunu Rabbimiz anlatıyor:
"Kim İbrahim dininden yüz çevirir işte sefih odur" ( Bakara: 130 )
Sefihler İbrahim’in dininden, İbrahim’in yolundan yüz çevirenlerdir. Öyleyse adamlar kendilerini tam karşıda görüyorlar. Mü'min aynaydı ya zaten, bakıyorlar aynaya ve kendilerini görüyorlar. Yâni sefihler kendileridir. Çünkü kendileri İbrahim dininden yüz çeviriyorlar, Müslümanları gösterip, hadi sizler de bunlar gibi olun! Denilince de diyorlar ki onlar sefih. Görüyor musunuz? Adamlar imanı fakirlere, düşkünlere mahsus kabul ediyorlar da kendileri gibi şan şöhret sahiplerinin iman etmelerini düşüklük kabul ediyorlar. Bu iman ve amel işi o ağzının tadını bilmeyen zevksizlere aittir, bizler onlar gibi iman edemeyiz diyorlar.

14: “İnananlarla karşı karşıya geldiklerinde derler ki: İnandık!"
"Şeytanları (kendilerini aldatan akıl hocaları) ile baş başa kalınca da, biz sizinleyiz! Biz onlarla sadece alay ediyoruz! Derler."
Evet, müslümanlarla karşı karşıya kaldıkları zaman biz de müslümanız, biz de inanıyoruz derler. Sizin mü’mini olduğunuz şeylerin biz de mü’miniyiz derler. Ama müslümanlardan uzak akıl hocalarıyla özel mahfillerde buluştukları zaman da onlara derler ki: Biz sizinle beraberiz! Biz sizin safınızdayız! Biz sizin yanınızdayız! Kalbimiz sizinle beraberdir! Bakmayın siz bizim müslüman göründüğümüze! Aldırış etmeyin siz bizim müslümanca lâflar ettiğimize! Bütün bunları biz o müslümanları kandırmak için yapıyoruz! İnandığımız için filân değil! Aslında bu yaptıklarımızla biz müslümanlarla alay ediyoruz! Şu seçim sathi mahallerinde Allah, peygamber, din, iman, Kur’an, ezan, başörtüsü gibi bir kısım lâflar ettiğimize bakıp ta sakın bizim bunlara inandığımızı sanmayın! Biz aslında bunların hiç birisine inanmıyoruz! Biz aynen sizin gibi düşünüyor, sizin gibi yaşıyoruz! Sadece bu tür lâkırdılarla onların oylarını alabilmeyi hedefliyoruz! Bu enayilerle sadece alay ediyoruz! Ne yapalım, çaresiz onlardan görünmek zorundayız! Değilse bu enayiler bizi desteklemezler! Diyerek dostlarının, akıl hocalarının, kâfirlerin desteklerini kendilerinden çekmemelerini sağlamaya çalışırlar. Onlara karşı küfür tazelemesinde bulunurlar.
Amerika’daki, İsrail’deki, batı dünyasındaki kâfirlerle gizli gizli buluşmalarında, özel mahfillerde onlara sadâkat yeminleri veren bu alçakları inşallah bu saf müslümanlar bir gün anlayacaktır. Müslümanlarla karşılaştıkları zaman biz de müslümanız diyerek kendileriyle alay ettikleri halde hayatlarında inandık dedikleri İslâm’ın kokusunu bile göstermeyen bu sahtekârları tanıyacak bir gün inşallah bu müslümanlar. Kitaplarının bu âyetlerini tanıdıkça, Rablerinin bu uyarına kulak verdikçe, hadîseleri Allah rehberliğinde yorumlama basiretine ulaştıkça olacak yakında inşallah bu. Ama bu işin hızlandırılması için bilen müslümanlara çok iş düşüyor. Bir an evvel bu Allah âyetlerini insanlara ulaştırabilirsek, hem kendimizi, hem de çevremizi bu Allah âyetleriyle diriltmeyi hızlandırabilirsek olacak inşallah bu. Şüphesiz ki bu alçakların alçaklıkları, Allah  tarafından bu kadar açık ve net bir biçimde ortaya konulunca, mü'minlerin gayızları kaynar, sinirleri kabarır. Onların hemen işini bitirmek için Cenabı Hakkın hemen bunları kahretmesini veya kendilerine: "Bu hainlerin hemen kökünü kesin! İşlerini bitirin bu alçakların!" gibi bir emir, bir âyet, bir işaret göndermesini beklerler Allah’ın. Mü'minler bu hale gelirler. Onlara karşı gayızla, kinle, nefretle bilenirler. İşte Cenab-ı Hak mü'minlerin hamiyet-i diniyyelerinden ötürü bu dereceye geldikleri böyle son derece nazik bir noktada, bütün bu heyecanları yatıştırmak, mü'minleri teskin etmek için bakın şöyle buyuruyor:

15:"Hakikatte Allah  onlarla alay eder ve kendileri-ni taşkınlıkları ve azgınlıkları içinde bocalar bir halde bırakır."
Sanki bu âyetleriyle Rabbimiz biz müslümanlara şöyle buyuruyor: Siz sakin olun kullarım! Ben onlarla istihza ediyorum! Ben  onları maskaraya çeviriyorum, çevireceğim de daha. Âdeta Rabbimiz azgınlıklarına meydan veriyor, fırsat veriyor. Peki bu istihzayı nasıl anlayacağız acaba? Yâni nasıl bir istihza ediyor Allah  onlarla? Anlayabildiğimiz kadarıyla bunun mânâsı şudur Allahu âlem:
1- Dünyada bu adamlara müslüman muamelesi yapılıyor. Gerek ibâdet ve gerekse muamelât konusunda İslâm ahkâmı müslü-manlara uygulandığı gibi aynen bunlara da tatbik edilir. Çünkü bu adamlar her ne kadar müslüman değillerse de müslüman görüntüsü sergileyen insanlardır. Müslüman olmadıkları halde biz de müslüma-nız diyen insanlardır. Kalpleri kâfir, ama dilleri ve dışları müslüman görüntüsü veren insanlardır. Onun içindir ki bunlara da İslâm hukuku uygulanır. Bunun sebebi:
A- Böylece bunları bu kalben inanmadıkları İslâm ahkâmının tatbikine mecbur ederek her lahza gönül azabı içinde bırakmak ve münâfıklıklarının cezasını dünyada da çektirmektir. İşte istihza-i İlâhîden kasıt budur Allahu âlem. Düşünebiliyor musunuz? Adamlar inanmadıkları bir dinin namazını kılmak zorunda kalacaklar, inanmadıkları bir dinin orucunu tutmak zorunda kalacaklar. Azap bu yahu! Kalben kâfir iken dış görünüşü ile müslüman gibi görünmeye çalışmak adamı mahveder ya hu! Ruh dengesi bozulur insanın. Ama işte mertçe seçimlerini yapamamış, açıkça tercihlerini ortaya koyamamış bu insanlar böyle kendi elleriyle kendilerini bir tür azabın içine atmaktadırlar. Ve işte Allah böylece onlarla alay etmektedir. İşte istihza-i İlâhiyi böyle anlamaya çalışıyoruz.

B- Bir ikincisi de bunlar kendileri vapuru kaçırdılar ama bunların çocuklarından ciddi müslümanlar çıkmasına imkân hazırlamak için, Allah onlara imkân tanıyor. Böylece çocuklarına İslâm’ı duyurma imkânı hâsıl oluyor demektir. Yâni Allah bu adamları deşifre etmiyor. Yüzlerindeki maskelerini indirivermiyor. Münâfıklıklarına izin veriyor. Açık seçik âyetler göndererek bunların kimliklerini ortaya koyuvermiyor ki İslâm toplumu içinde yaşayan çocuklarına mesaj ulaştırılabilsin. Kendileri boşa gitse bile çocukları kurtulsun. İşte istihza-i İlâhiyi bir de böyle anlıyoruz.

C: Bir de hadislerde anlatıldığına göre Allah, bu münâfıklarla yarın istihza edecek. Bu istihzayı kıyamet günü gerçekleştirecek. Nasıl? Şöyle: Yarın Rabbimiz cehennemin kapılarını açıp: “Haydi ey kâfirler çıkın! Azabınız, cezanız bitti!” Buyurarak onlarla istihza edecekmiş. Onlar Allah’ın bu müjdesini duyunca sevinçten çılgına dönmüş bir biçimde cehennemin açılan kapılarına yönelecekler ve tam çıkmak üzere kapıların önüne geldikleri zaman da Allah kapıları kapatıverecek ve bunlarla bu şekilde alay edecekmiş. Düşünebiliyor musunuz? Binlerce, on binlerce yıl azabın içinde mahvolmuş, kahrolmuş insanlar bir anda Allah’tan âzât müjdesi alıyorlar. Onlardaki sevinci, heyecanı bir tasavvur edin.
Ve kurtulmak üzere tam kapıların ağzına geldiklerinde bir anda kapıların kapatılıp kurtulma ümitlerinin bittiği andaki tükenişlerini, kahroluşlarını bir tasavvur edin. Peki niye böyle istihza ediyor Rabbi-miz onlarla? Çünkü onlar da dünyada böyle yapmışlardı müslüman-lara. Onlarda önce özgürlük var efendim, din ve vicdan hürriyeti var, isteyen istediği gibi giyinebilir. İsteyen istediği gibi bir hayat yaşayabilir diyerek müslümanların önlerini açıyorlar, müslümanları tespit ediyorlar, samimi müslümanları fişliyorlar, ama sonra tüm kapıları kapatıp tek tek müslümanları topluyorlardı ya. İşte “Elcezaü min cinsil amel” Fehvasınca onların amelleri, yaptıkları cinsinden onlara ceza vermektedir anlıyoruz.

16:"İşte bunlar hidâyet yerine dalâleti satın almışlardır. Ama ticaretleri kâr getirmemiştir. Doğru yolu da bulamamışlardır."
Hidâyet tam ellerine geçmişken onu bırakıp da dalâleti, sapıklığı tercih ettiler. Hidâyet yerine dalâleti satın aldılar. Hidâyeti dalâletle değiştirdiler. Hidâyeti verip dalâleti tercih ettiler. Böyle bir alışverişte bulundular ama onların bu ticaretleri kendilerine kâr getirmedi. Kâr yolunu bulma imkânları da kalmadı. Ticarette iki maksat vardır:
1- Sermayeyi korumak, 2- Kâr etmek,
Bunlar kâr etmek şöyle dursun sermayeyi bile koruyamadılar. Sermayesi olmayan, sermayeyi koruyamayan bir adamın kâr etmesi düşünülebilir mi? Bırakın kâr etmeyi mevcut sermayeyi bile kaybettiler bu adamlar diyor Rabbimiz. Peki neydi bu sermaye? Sermaye imandı, sermaye hidâyetti. Hidâyeti kaybeden, imanı kaybeden bir adam nerde kaldı kâr etsin. Zira imansız hiçbir amelin kıymeti yoktur. İmandan kaynaklanmayan her amel boştur. Kâfirlerin yaptıkları her şey boştur. Onların yaptıkları zahiren insanlık için hayırmış gibi görünen tüm amelleri, tüm eserleri imandan kaynaklanmadığı için yarın değerlendirmeye bile tabi tutulmayacaktır.

Diyanet tefsiri :
13. İman ve inkâr yalnızca akıl ve bilgi işi olsaydı bütün akıl ve bilgi sahipleri inanır veya inanmazlardı. Halbuki tarih boyunca ileri düzeyde akü ve ilim sahibi kişiler arasında hem iman edenler hem de inkâr edenler bulunmuştur. Bu sebeple iman edenler akıllarıyla övünmezler; hidayeti, imana kavuşmayı, kendi irade ve tercihleri yanında Allah'ın hidayet ve yardımına da bağlarlar, O'na şükrederler. İnkarcılar ise yalnız akıllarına güvenir, akıl üstü varlıklara inanmaktan kurtulduklarını düşünür, iman ehlini akılsızlıkla, saflıkla, ekonomik ve kültürel yönlerden geri kalmışlıkla vasıflandırırlar, imanı bu etkenlere bağlarlar. 13. ve yukarısındaki âyetler işte bu tavır ve psikolojiyi açığa çıkarmakta; asıl akılsızların, aklını doğru kullanmayanlar, tercihlerini iman ve İslâm yönünde yapmayanlar olduklarını ilân etmektedir.
14-16. "Alay etmek, aldatmak, tuzaklara karşılık vermek" gibi fiillerin Allah'a nispet edilmesi, bunları yapanları, fiillerine uygun bir şekilde cezalandırması, kazdıkları kuyuya kendilerini düşürmesi sebebiyledir; nispet bu mânaya yöneliktir. Münafıklar durumlarını gizlediklerini ve müminleri aldattıklarını zannederek işlerini yürütürken ve bunda başarılı olduklarını düşünerek kendi aralarında müminleri alay konusu edinirken, Allah her şeyi bildiği ve Hz. Peygamber'e durumu bildirdiği için -yaptıkları, gizli kameradan ekrana aktarılan kimseler gibi-kendilerini alay konusu haline getirmektedirler. İkiyüzlülüğün dünyadaki cezası bununla da kalmamakta; kendilerini akıllı, iman edenleri de akılsız ve ahmak sananlar, kendilerine emanet edilen hayat, akıl ve irade sermayesiyle hidayet yerine sapkınlığı aldıkları için hayat ticaretini de iflasla kapatmaktadırlar. İnsanoğlunun hayat çizgisini belirleyen âmiller yalnızca onun kendi akıl ve iradesi, kendi çabasıyla elde ettiği bilgiler değildir; bunların ve daha başka âmillerin yanında eğitim çevresinin, rahman veya şeytandan gelen yönlendirici etkilerin önemli tesirleri vardır. Şeytanın cin türünden yardımcıları olduğu gibi insanlar arasından edindiği iş birlikçileri de vardır. 14. âyet "şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında..." diyerek bu saptırıcı etkiye işaret etmekte ve insanları, kimlerle beraber olduklarına, kimlerin tesiri altında kaldıklarına dikkat etmeleri konusunda uyarmaktadır.

Prof. Bayraktar Bayraklı tefsiri :
Münafıklar İnananları Beyinsizlikle İtham Ederler; Gerçekte Kendileri Beyinsizdir:
13. Onlara, 'İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin!' denildiği vakit, 'Biz hiç beyinsizlerin iman ettikleri gibi iman eder miyiz!' derler. Biliniz ki, beyinsizler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler.
Onlara iman edin denildiğinde ifadesindeki, İman edin emrini kim vermektedir? Şüphesiz öncelikle Allah ve Peygamber. Vahyin muhatabı Peygamber vefat ettiğine göre, bu görev din eğitimcilerine düşmektedir. Zira, denildiği zaman ifadesi, ayetin bir zaman dilimine sıkıştırılamayacağını ve her zaman ve mekanda geçerli bir daveti ifade etmektedir.

Niçin "insanların iman ettiği gibi" şeklinde bir kıyaslama yoluna gidilmiştir? İman psikolojik bir olgu ve değer olduğu için, ölçülemez ve tartılamaz, bu nedenle de imanlar arasında bir karşılaştırma yapmak mümkün değildir. Buna karşılık imanın doğruluğunu veya yanlışlığını bilebilir ve davranışlarla ölçebiliriz. Zira iman kıyas kabul etmez ise de davranışlar kıyas kabul edebilir. İnanan insanların davranışlarındaki farklılık ve imanın etki derecesi böyle bir karşılaştırmayı mümkün kılmaktadır. Burada münafıklar, mü'minleri beyinsiz olarak nitelendirdiklerinden dolayı, onlar gibi iman etmeyeceklerini söylemekle büyük hatâ yapmaktadırlar. Onlara göre, akıllı insan iman etmez veya iman eden akılsızdır.
Bu insanlar neye iman edeceklerdi? Bunun cevabı Bakara/8'dedir. Allah'a ve ahirete iman eden insana; imanın diğer esaslarını kabul ettirebilirsiniz. Allah'a iman ile ahirete iman, diğer iman esaslarını çağıracaktır.
Yüce Allah bu tarz bir imanı beyinsizlik olarak nitelendirenlerin, kendilerinin beyinsiz olduklarını bilmediklerine dikkat edilmesi gerektiğine işaret etmektedir. Biz bu ayetin analizinden psikolojik bir ilke çıkartabiliriz. Bazen insanlar, kendi ruh hallerini anlatırken, karşısındaki insanı kullanır. Karşısındaki insanın boy aynasında kendisini görür ve böylece gördüğü ile kendisini anlatmaya çalışır. Aslında münafığın kendisi beyinsiz olduğu halde, beyinsizliği iman edenlere yükler ve böyle bir değerlendirmede bulunur. Bu durum bir şahsiyet bozukluğudur; özbenlik yerine ayna benlikle olayları değerlendirmektir. İşte Yüce Allah bu psikolojik projeksiyonu anlatarak, böyle bir yaklaşımla münafıkların kendilerini tanımladıklarına dikkat çekmektedir.
Başkalarında kendini görüp anlatmanın hangi psikolojik saikle meydana gel-diği sorusunun cevabı, (Fakat onlar bunu bilmezler) ifadesi ile verilmektedir. Kendi özelliğini başkalarına yansıtma yanlışlığı, hatta ruh hastalığı, ''bilgisizlikken kaynaklanmaktadır. Kendi iç alemi ile ilgili gözlem yapamayan ve kendi psikolojik yapısını tahlil edecek bilgiye sahip olamayan seviyesiz ve hasta ruhlu insanlar ancak böyle isabetsiz bir değerlendirme yapabilirler.

Münafıklar İki Yüzlüdür, İnsanlarla Alay Ederler:
14-15. İnananlarla karşılaştıklarında, İman ettik' derler, reisleriyle başbaşa kaldıklarında ise, 'Biz sizinle beraberiz, biz sadece alay ediyoruz' derler. Allah onlarla alay ediyor ve taşkınlıkları içinde şaşkınca dolaşmalarına süre tanıyor.
Münafıkların çifte standardının diğer bir tezahürü de, inananlarla karşılaşınca takındıkları tavırla, şeytanları ile buluştuklarında takındıkları tavrın birbirine uymamasıdır.
Bu iki ayet birlikte değerlendirildiğinde şu hakikatleri yakalamamız mümkündür:

a) Ayetler insanlığın önemli bir hastalığı olan ikiyüzlülüğe ışık tutmaktadır. İkili davranma şeklindeki münafıklık, insanlığın yakasını tarih boyu bırakmamıştır. Bu demektir ki münafıklar her zaman bulunacaktır.
b) Ayette geçen şeytan kavramı, reis manasına da gelir. Böyle düşünülünce, insanlardan da şeytan olduğu ortaya çıkmaktadır. İnsan, bizzat İblis'in kendisi olmaz ama geliştirdiği bozuk kişilikle şeytan ruhlu ve davranışlı olabilir. Veya şeytan onların yanında bulunur ve sürekli şeytanın dediğini yaparlar,  onun  gibi  davranırlar.  Bu  manada   'ins  şeytanı'ndan  sözedilir. En'âm/112'de bu hususa işaret edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır:
(Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar).
İblis cinlerden olduğu halde, şeytan hem cinlerden, hem de insanlardan olabilir. Eğer bir insan diğerini kötü manada etkileyip yoldan çıkarıyorsa, o onun şeytanıdır:
"İnsanların kalplerine vesvese sokan, pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden, insanların rabbine, insanların melikine ve insanların ilahına sığınırım" de). [Nâs/16]
İnsanların gönlüne vesvese nasıl verilir? Cinlerden olan şeytan için bu kolaydır, ama insten olan şeytan bunu nasıl yapabilir? Sözlü ve yazılı iletişimle insanların beyinleri bulandırılır ve insanlara vesvese verilebilir. Özellikle günümüzde medyaya dikkat etmek gerekir. Eskiden, yüz yüze gelmedikçe bu vesveseyi vermek mümkün değildi. Yakın ve kapalı grupların içinde bu vesvese verilebiliyordu. Ama şimdi teknoloji dünyayı küçültmüş ve tek bir grup haline getirmiş; vesvesenin alanını genişletmiş, vasıtalarını da artırmıştır. Çağımızda, ins şeytanının gücü cin şeytanının gücünü aşmış ve etkisi daha yaygın hale gelmiştir. İns şeytanının alanı, gücü ve araçları arttıkça, cin şeytanının görevi azalmaktadır.
Bir zamanlar, peygamberlere düşmanlık yapan bu cin ve ins şeytanları, işlevlerini yüzyüze ve kulaktan kulağa yapıyorlardı. Peygamberlerin tebliğini engelliyor, onların ardından hadîs uyduruyor ve faaliyet alanlarını daraltmaya çalışıyorlardı. Bu manada şeytanlar, faaliyetlerini çok dar bir alanda sürdürüyorlardı; ama teknolojik devrim, bu vesvese alanını genişletmiş ve reislerinde de değişim yapmıştır. Bunun sonucu olarak, münafıkların reisler de sayıca fazlalaşmıştır.
Şeytan kelimesi şe-ta-ne'den türemiştir, manası uzak olmaktır. Şeytan Allah'tan uzak olduğu için, insanı da Allah'tan uzaklaştırmaya çalışır. İnsanı uzaklardan etkileyen insan şeytanları da aynı görevi yapmaktadırlar. Ayrıca şeytan uzak durulması gereken varlıktır.
Diğer taraftan şe-ta-ne kavramı, bağlamak, bitiştirmek, düğümlemek manalarına da gelmektedir. Bu anlamda şe-ta-ne kelimesi şeytanın insanı bağlamasını, onun algı aktlannı düğümlemesini, aklını kullanamaz hale getirmesini ifade eder.

c) Ayetin, (Biz ancak alay ediyoruz) kısmında geçen müstehziûn kavramı he-ze-e fiilinden gelmekte olup hafiflik, hızlı koşmak, olduğu yerde ölmek manalarına gelir. Diğer taraftan alay etmek, eğlenmek anlamlarını da ifade eder. Onun için ayetin sonu Alay ediyoruz diye bitiyor, "Onlarla alay ediyoruz" demiyorlar. Eğer inananlar, iman etmeselerdi, onlarla alay edilmeyecekti. En'âm/33'de buna işaret vardır:
(Onların söylediklerinin, gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler açıkça, Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlar).
İşte bu ayete göre, yalanlanan Hz. Peygamber değil, Allah'ın ayetleridir. Bu ayeti, konumuz olan Bakara/14 ayetine taşırsak ortaya şu sonuç çıkacaktır: Onlar inananlarla değil, onların imanlarıyla alay ediyorlar. Demek ki, inkar ve alay gibi şeyler insanın zatına değil inancına, düşüncesine ve bilgisine yapılmaktadır. Böylece ayet bize, eğitimin şu ilkesini vermektedir: İnsanların birbirlerine tepkileri, bu tepkilerin inkar ve alay halini alması ve bu eylem sahiplerinin ikili oynamaları, hep düşünce alanında meydana gelmektedir. Düşünce ve iman alanı daima çatışma halinde sürüp gideceği için Yüce Allah bunu burada açıklamaktadır:
(Eğer onlara, niçin alay ettiklerini sorarsan, elbette 'Biz sadece lafa dalmış şakalaşıyorduk' derler. De ki: 'Allah ile, O'nun ayetleriyle ve O'nun peygamberi ile mi alay ediyorsunuz?') [Tevbe/65]
En'âm/33 ayeti ile bu ayeti bir araya getirince, münafıkların kiminle, ne ile ve nasıl alay ettikleri ortaya çıkmaktadır. Bunun için yalanlamakla alay etmek hemen hemen aynı manaya gelmektedir:
(Gerçekten onlar, kendilerine Hak geldiğinde onları yalanlamışlardı. Fakat yakında onlara alay ettikleri şeyin haberi gelecektir). [En'âm/5]
Ayetin başında yalan sonunda da alay yer almaktadır. Allah, "Yalanladıkları şeyin haberi gelecektir" demeyip, Alay ettikleri şeyin haberi demiştir. Bu ayette alay, yalanlama yerine kullanılmıştır:
 (Sonunda, Allah'ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların akıbetleri pek fena oldu). [Rum/10]
Aynı şekilde bu ayette de, yalan saymakla alay etmek, kötülük bakımından eş manalı eylemler olarak kabul edilmiştir.
İnsanlar Allah'la alay edemezler, Allah adına peygamberle alay edilmiştir. Ancak bu olay onların kişiliklerine değil, tam tersine getirdikleri mesaja yöneliktir. Bu nedenle Tevbe/65'de yer alan Allah ile alay etmek eylemi, Allah'ın gönderdiği mesajla alay etme anlamında yorumlanmalıdır.

Eğer bu yalanlamalar ve alaylar hakikatin karşısında bir engel teşkil etmeselerdi, şimdi insanlık başka çizgide ve medeniyetin başka bir seviyesinde olabilirdi. İnsanlık bu yalan ve alaylar yüzünden çok geri kalmış ve çok günahlar işlemiştir.

Münafıklar, inananlarla nasıl alay ederlerdi? Bu sorunun cevabını şu ayetlerde bulmaktayız:
Suç işleyenler, inananların üstüne kükrerlerdi. Onların yanından geçtikleri zaman, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak, onları küçümserlerdi. Ailelerine döndükleri zaman da eğlenmeye başlarlardı. İnananları gördüklerinde, 'Şunlar sapık insanlar' derlerdi. Oysa kendileri onların üzerine bekçi gönderilmemişlerdi. İşte bugün de inananlar, kâfirlerin üzerine kükrerler. [Mutaffîfin/29-35]
Kaş göz hareketleriyle küçümsemek, inananlara inancından dolayı deli muamelesi yapmak, alay etmenin çeşitlerindendir. Birbirine yakın bir yerde yaşayan insanların alayı bu şekilde olabilir ama, uzaklardan alay etmenin başka metotları vardır. Birbirini tanımayan gruplar, ideolojik bakımdan birbirleriyle mücadelelerini sürdürürken, diğer gruplar hakkında senaryolar yazarak ve onları tiyatro ve filmlerde oynayarak da alay ederler.
Günümüzde iletişim vasıtaları fevkalade çoğalmıştır. Ancak bu vasıtaların belli güçlerin eline geçmesi belirgin tehlikeler taşımaktadır.
Düşüncelerinden dolayı insanlarla alay etmek, bir hamlığın, yobazlığın ve seviyesizliğin eseridir. Alay etmek, insan onuruyla oynamak olduğu için büyük günahtır. İnsanın, insana reva gördüğü bu muamelenin karşılığında Allah, onlarla alay etmektedir. Onun için Bakara/l5'de Allah onlarla alay ediyor buyuruluyor. Çünkü alay etmek 'tuğyan'dır. Tuğyan ise, aşın derecede isyan etmektir.
Suyun sınırı aşıp taşması manasına gelen tuğyan, insan ilişkilerini bozan taşkınlıktır. Taşkınlık içinde bocalar halde onları bırakmak suretiyle Allah da onlarla alay etmektedir.
Allah da kendileriyle alay eder ve onları taşkınlıkları içinde bırakır, bocalayıp dururlar.
İnsanın insanla alay etmesi, bir taşkınlık, bir isyan ve bir bocalamadır. Bunu yapan insanları zamanla utanılacak hale düşürmesi ve böylece alay edilecek hale gelmeleri, Allah'ın onlarla alay etmesidir.
İmandan sonra, fasıklık ne kötü bir isimdir! Kim de tevbe etmezse, işte onlar zalimlerdir. [Hucurât/11]
Ayıplama, kötü lakap takma gibi davranışları Yüce Allah fasıklık olarak nitelendirmektedir. Bu günahtan ötürü tövbe edilmesini istemektedir. Tövbe etmeyenleri de zalim olarak vasıflandırmaktadır. Müslümanlıkla münafıklığı ayıran çizgide, insanların birbirlerini ayıplamaları yer almaktadır. Eğer bir grup müslüman erkek ve kadın, alay etmeyi ahlâk edinirlerse, münafıklık alanına girmiş olurlar. Bir müslüman, dinî hayatını, servetini ve statüsünü kullanarak başkalarıyla alay edemez. Bunu yaptığı zaman müslümanlıkla münafıklığın arasında yer alan fasıklık alanına girmiş olur. İşte, Yüce Allah yukarıda zikrettiğimiz ayetleriyle, alayın bir alameti, ahlâkı olduğunu söyleyerek, müslümanların nasıl davranmaları gerektiğini anlatmakta, öğretmekte ve eğitimini yapmaktadır.

Hidayete Karşılık Sapıklığı Satın Alırlar:
16. İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın alanlardır. Onların bu ticareti kazançlı olmamış, kendileri de zafere erecek değillerdi.
Yukarıda zikrettiğimiz münafıkların davranışları bu ayette tek bir kavramla: dalâlet kavramıyla ifade edilmektedir. Yoldan sapmak, haktan sapmak, hata etmek, kaybolmak, mahvolmak, batıl olmak, bir şeyi gömmek, Allah'ın dininden sapmak, şaşkınlık manalarına gelen dalâlet kavramı, münafıkların davranışlarına verilen bir sıfattır.
Dalâlefin karşıtı olan ve gündüz, yol, doğru yol manalarına gelen hidayet kavramı, münafıkların davranışlarının zıddını ifade etmektedir. Hidayet, aynı zamanda zafere giden yol demektir. Dalâlet de, insanı mahva ve mağlubiyete götüren sapık yoldur.
Allah bu ayette, münafıkların, inanç ve davranışlarıyla kendilerini Allah'tan uzaklaştıran yolu tercih ettiklerini, onu satın aldıklarını; o yolun uğruna doğru yolu bıraktıklarını vurgulamaktadır. Yüce Allah bu işlemi ticaretle örneklendirmektedir. Bu ticaret, çürümüş ve işe yaramayan malı satın alan, bunun yerine sağlam ve işe yarayan mallan bırakan adamın ticareti gibidir.
Aslında hidayet, evrensel değerlerin oluşturduğu bir değerler sisteminin adıdır. Hidayet insanın nefsine, şeytana ve sapık fikirlere karşı aklın kazandığı zaferdir. Bu zafer insanı Allah'a götüren başarının kendisidir.
Münafık, insanı Allah'a götüren yolu bırakıp, O'ndan uzaklaştıran yolu satın almakla iflas eden bir tüccar gibidir.
Dikkat edilirse, satın alma eylemini insanın kendisi yapmaktadır. Bundan dolayı da sorumludur. Bu öylesine bir satın alma eylemidir ki, bir daha zafer yolunu, ticaret yolunu, başarı yolunu bulma ihtimalini de kapatmaktadır.  (Doğru yolu da bulamadılar) ibaresi, bunu ifade etmektedir.