Bakara 8-12: Kur'an münafıkları tanıtıyor



Prof. Seyid Kutub tefsiri:
Bu tablo, o günlerin Medine'sinde canlı bir realite olarak gerçekten vardı. Fakat zaman ve mekân sınırlarını aşınca; bu tablonun, insanlığın bütün kuşakları boyunca tekrarlanan, yeniden yaşanan bir örnek olduğunu görürüz. Bu tür münafıklara toplumların üst tabakasını oluşturan kesiminde rastlanır. Bunlar hakk karşısında ne onu açıkça kabul edecek cesareti ve ne de onu açıktan açığa inkar edecek cüreti gösterebilirler. Bunlar aynı zamanda kendilerini halk kitlelerinden üstün görürler ve her şeyi onlardan daha iyi bildiklerine inanırlar. Bundan dolayı biz bu ayetleri belirli bölge ve zaman sınırlamasından soyutlayarak algılama eğilimindeyiz. Onları her kuşaktan münafıklara ve insan nefsinin her kuşakta değişmez kalan özüne dönük olarak yorumlayacağız.
İnsanların bu kesimini oluşturan kimseler Allah'a ve Ahiret gününe inandıklarını ileri sürerler, ama aslında bu dediklerine inanmış değillerdir. Onlar inkârcı olduklarını söylemeye ve "müminlere karşı gerçekten ne düşündüklerini açıkça ortaya koymaya cesaret edemeyen ikiyüzlü münafıklardır.
Onlar kendilerini sıradan halk kitlelerini aldatabilen zeki, hatta dahi kimseler sanırlar. Oysa Kur'anı Kerim onların bu eylemlerinin mahiyetini tanımlıyor. Bu tanıma göre onlar müminleri değil, doğrudan doğruya Allah'ı aldatıyor, daha doğrusu aldatmaya yelteniyorlar.
Bu ve buna benzer ayetlerde önemli bir gerçekle, yüce Allah'ın onurlandırıcı büyük bir iltifatı ile karşılaşırız. Kur'anı Kerim'in sürekli biçimde vurguladığı, gözler önüne serdiği bu önemli gerçek; yüce Allah ile müminler arasında sıkı bir ilişki olduğu realitesidir. Bu realitenin ifadesi olarak yüce Allah müminlerin safını kendi safı, müminlerin işlerini kendi işi ve müminlerin durumunu kendi durumu sayıyor. Onları kendi zatına ekliyor, himayesi altına alıyor, düşmanlarını kendi düşmanı biliyor ve onlara yöneltilmiş olan hile ve tuzakları kendine dönük kabul ediyor.
Bu, yüce ve onur bağışlayıcı bir iltifattır. Müminlerin statülerini ve gerçek mahiyetlerini en yüksek düzeye yükselten, bu evrende iman realitesinden daha büyük ve daha onurlu bir realite olmadığını düşündüren bir iltifat... Ayrıca müminin kalbini sınırsız bir güvenle dolduran bir iltifat. Sebebine gelince mümin, bu ayetleri okurken yüce Allah'ın, onun problemini kendi problemi, onun kavgasını kendi kavgası, onun düşmanını kendi düşmanı saydığını, onu kendi safına aldığını ve kendi yakınına yücelttiğini görür. Bu durumda olan bir mümin için, düşmanların hileleri, aldatmaları, baskı ve eziyetlerinin ne anlamı olabilir, ne değer ifade edebilir ki!..
…….
Bu gerçek, bir yandan müminler tarafından değerlendirilip onların hiçbir hilekârın hilesini, hiçbir sahtekârın aldatmacasını ve hiçbir zorbanın eziyetini umursamadan, güvenle ve sebatla, yollarına devam etmelerini sağlayıcı bir nitelik taşırken öte yandan müminlerin düşmanları tarafından da değerlendirilip korkmalarına, ürkmelerine, kimle savaştıklarını öğrenmelerine ve müminlere sataşınca kimin sillesini yemeyi hak edeceklerini anlamalarına yolaçacak bir ağırlık taşır.
"Oysa sadece kendilerini aldatıyorlar, ama bunun farkında değildirler."
Onlar öyle ağır bir gaflet, bir sarhoşluk içindedirler ki, farkında olmadan sadece kendilerini aldatıyorlar. Çünkü yüce Allah onların aldatma girişimlerini biliyor. Bunun yanında müminler de yüce Allah'ın himayesi altında oldukları için O, onları bu aşağılık aldatma girişimi karşısında koruyor. Fakat o hilebazlar gaflet içinde yüzdükleri için kendi kendilerini aldatıyorlar, kendi kendilerine oyun oynuyorlar. Kendilerini aldatıyorlar; çünkü bu iki yüzlülükle kazançlı çıktıklarını, istedikleri kârı elde ettiklerini ve müminler arasında kâfirliklerini açıklamanın sakıncalarından korunduklarını sanıyorlar. Bunun yanında içlerinde kâfirlik gizlerken dışarda takındıkları münafıklık çehresi yüzünden kendilerini tehlikeye atmış, kendilerini kötü bir sonuca mahkûm etmiş oluyorlar. Fakat acaba münafıklar neden böyle çirkin bir yola başvuruyor, niçin böylesine bir hile yapmaya girişiyorlar? Sorunun cevabını yüce Allah veriyor:
"Onların kalplerinde hastalık vardır."
Yani karakterleri bozuktur, hasta ruhludurlar. Açık ve dosdoğru yoldan sapmalarına ve bu yüzden yüce Allah'ın bu anormalliklerini daha da arttırmasını hak etmelerine tek sebep ruhlarının hasta oluşudur.
"Allah da bu hastalıklarını arttırmıştır."
Sebebine gelince; hastalık, başka bir hastalık doğurur. Sapıklık, işin başında basit, önemsiz görünür. Fakat yanlışa doğru atılan her adım sonunda doğru çizgi ile aradaki açı genişler, böylece sapma büyür. Bu değişmez bir kanundur. Bütün nesnelerde, bütün şartlarda, bütün duygu ve davranışlarda geçerli olan ilâhî bir kanun.
Bu duruma göre onlar belli bir akıbete, yüce Allah'ı ve müminleri aldatmaya girişenlerin hak ettikleri kaçınılmaz akıbete doğru doludizgin ilerlemektedirler. Bu akıbet şudur:
"Bu yalancılıkları yüzünden onları acı bir azap beklemektedir"
Bu münafıkların, özellikle Hicret olayının başlarında kavimleri arasında sosyal mevkii, otoritesi, liderliği olan Abdullah b. Ubeyy b. Selul gibi ileri gelenlerin bir başka sıfatı daha var. Bu sıfat, toplumda yolaçtıkları bozgunculuğu ısrarla savunma ve yaptıklarının cezasını görmemenin verdiği şımarıklıkla tutumlarının doğru olduğunu inatla ileri sürme sıfatıdır. Yüce Allah onların bu niteliğini bize şöyle tanıtıyor:
"Onlara "yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın" denildiği zaman "Biz yapıcı, düzeltici kimseleriz" derler. İyi bilesiniz ki, onlar bozguncuların ta kendileridirler, fakat bunun farkında değildirler."
Yani, bunlar sadece yalancılık ve aldatma ile yetinmiyorlar, bu kötü sıfatlarına küstahlığı ve kör inadı da ekliyorlar. Bunun sonucu olarak kendilerine "Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın" denilince bozguncu olmadıklarını söylemekle yetinmiyorlar, "Biz yapıcı, düzeltici kimseleriz" demekle daha da ileri giderek işi şımarıklığa ve yaptıklarını haklı göstermeye dökmektedirler
En iğrenç bozgunculuğu yaptıkları halde kendilerinin yapıcı ve düzeltici olduklarını ileri sürenlerin sayısı her devirde çoktur. Bunlar böyle derler, çünkü ellerindeki değer ölçüleri, kriterler bozuktur. Çünkü insanın vicdanındaki ihlâs ve sırf Allah'ı amaç bilme ölçüsü bozulunca diğer ölçülerinin ve değer yargılarının da bozulması kaçınılmaz olur. Başka bir deyimle yüce Allah'a ihlâsla bağlı olmayanların, kalplerinde böylesine kesin inanç barındırmayanların bozguncu davranışlarının farkına varmaları imkânsızdır. Sebebine gelince; böylelerinin vicdanlarındaki iyilikkötülük, yapıcılık ve bozgunculuk ölçüleri kişisel arzu ve ihtiraslarına göre sık sık değişir, hiçbir zaman ilâhî bir kaidenin üzerine oturamaz.
İşte bundan dolayı şu gerçekçi tanım ve kesin akibet bildirimi ile karşı karşıya geliyorlar:
"İyi bilesiniz ki, onlar bozguncuların ta kendileridirler, fakat bunun farkında değildirler"
Onların diğer bir özellikleri de halk kitleleri karşısında büyüklük taslamaları, kendilerini üstün görmeye kalkışmalarıdır. Onlar bu yolla halkın gözünde sahte bir mevki kazanmayı amaçlarlar

Prof. Bayraktar Bayraklı tefsiri :
8. İnsanlardan bazıları, inanmadıkları halde 'Allah'a ve ahiret gününe inandık' derler.
Bakara/8'den, 21. ayete kadar, bu büyük azaba duçar olanların ruh haleti ve davranışları çeşitli boyutlarıyla açıklanmaktadır.
İnanmadığı Halde İnandığını Söylemek:
Ayette ele almamız gereken kavramlardan biri 'insan' kavramıdır. Çünkü bütün davranışların arkasında insan tabiatı vardır. Bu yaratılışa dikkat çekmek için Yüce Allah ayette 'insan' kavramına yer vermiştir. Bu kavramın manasından, davranışlara gitmek ve davranışları tahlil etmek uygun olur.
İnsan kelimesinin kendisinden türediği ne siy e kelimesi 'unutmak' anlamına gelir. Kendisinden bir söz, ahid alındığı ve bu ahdini unuttuğu için ona bu ad verilmiştir. Bu manada insan kelimesinin fiil hali şu ayette yer almaktadır:
Andolsun biz, daha önce de Âdem'e ahid vermiştik. Ne var ki o, unuttu. Onda bir azim de bulmadık. [Taha/115]
Unutup yanlış harekette bulunmak, insan olmanın doğasında bulunan bir özelliktir. Gerçeğe karşı çıkmak, unutma zaafının ürünüdür. İnsanın bu yönünü vurgulamak için Yüce Allah, bu ayette 'insan' kavramını kullanmıştır.
"Allah'a ve ahirete inandım" dediği halde inanmamak, gönül ile dilin ayrı olduğunu, aralarında bir birliğin bulunmadığını gösterir. Dil ile gönlün bir bütün teşkil etmesi, tevhidi meydana getirir. Bu sebeple ilahî dinlerin temeli tevhid esasına dayanır. Bu durum aynı zamanda mü'min olmanın gereğidir. Dil ile gönül bir olmayınca insanın şahsiyeti ikiye bölünmektedir. İnsanın kendisini ikiye bölmesi, onu çifte şahsiyete götürür. Bu çifte şahsiyetli insanlara Allah 'münafık' demektedir. Münafıklık çok fena bir sıfat ve çok yaralayıcı bir eylemdir, ikili yani bölünmüş, ya da parçalanmış bir şahsiyet, yalancılığın üzerine oturur. Ayette bu durum, Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şehadet etmektedir Münafıkûn/1] şeklinde ifade edilmektedir.
Kalpte olmayanı dil ile söylemek, insanın kendisini yalanlamasıdır. Kendi kendisiyle çelişen bir psikolojik yapı, insan için rencide edici bir durumdur.
 (Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha iyi bilir). [Âl-i İmran/167]
 (Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler). [Fetih/11]
Demek ki, dil ile gönlün birbiriyle tutarsız olması, şahsiyet bütünlüğünü bozmaktadır. İman ettiğini itiraf ettiği halde, imanın gönüllerinde yer etmediği insanlar da aynı gruba dâhildirler:
 (Bedevî Araplar, 'İman ettik' dediler. Siz iman etmediniz, müslüman olduk deyin. Çünkü iman, henüz kalbinize girmedi). [Hucurât/14]
İmanın kalbe ulaşması ve oraya girmesinin kanıtı, orada meydana getireceği manevî gelişim ve değişimdir. Kalp, iman etmezden önceki katılığını muhafaza ediyorsa, iman oraya girmemiş demektir. İman kalbe girmediyse, dil de değişime uğramayacak, durmadan yalan konuşacaktır. O zaman insan, kendi içinde çifte standardı yaşayan bir varlık olacaktır. Böylesine bir tutarsızlık ve çifte standartlılık, insanın münafık damgasını yemesine sebep olmaktadır. Böylece münafıklık insana çok çirkin bir statü kazandırmakta, bu nedenle ahirette de en büyük azaba duçar olmaktadır:
(Kesinlikle münafıklar, ateşin en alt tabakasındadırlar). [Nisa/145]
Demek ki münafık, kâfirden daha aşağı bir statüde bulunacaktır. [53]

Münafığın Davranışı Aldatmaya Yöneliktir:
9. Allah'ı ve iman edenleri aldatıyorlar. Halbuki onlar kendilerini aldatıyorlar da, bunun bilincinde değillerdir.
Allah'a ve ahirete inanmadığı halde, inandım diyen insan, aslında Allah'ı ve inananları aldatma amacındadır. Yüce Allah, kalbi ile dilini ayıran insanın beşerî ilişkilerinin hangi temele oturduğuna işaret etmektedir. Aldatma gibi bütün insanlığın kötü kabul ettiği bir davranış biçimi ile Allah ve iman edenlerle iletişim kurmaya kalkışmak, münafığın önemli bir vasfıdır. İnsanlar niçin böylesine bir aldatma yoluna girerler? Ayetteki 'aldatma' fiilini Hz. Peygamber dönemi için ele alırsak, bunun sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:
* Hz. Peygamber ve mü'minlerin yanında mü'min muamelesi görmek; inananların statüsüne sahip olmak,
* Mü'min görünerek mü'minlerin sırlarını öğrenmek ve kendi yandaşlarına casusluk yapmak,
* Öldürülme korkusundan uzak kalmak; çünkü, 'tevhid' kelimesini söyleyen insanlar öldürülmez.[54]
* Ganimetlerden istifade etmek.
Râzî'nin zikrettiği bu sebepler, o gün için doğrudur. Ama günümüzdeki münafıkların aldatmalarının boyutları ve sebepleri daha farklı olabilir. Ancak bu sebeplerden ilk ikisi evrensel sebepler arasında yer alır.
Allah, münafıkların bu özelliklerini anlatmakla neyi gerçekleştirmeyi amaç edinmektedir? Yüce Allah münafıkların bu özelliklerine dikkati çekerek, müslümanların dikkatli olmalarını istemektedir; münafıkların iç alemini ve onların çifte standartlı davranışlarını anlatmakla müslümanların bilincini geliştirip, eğitmeyi gaye edinmektedir. Müslüman, meselelere Allah'ın ışığı ile bakıp, bunu da aldanmamasıyla gösterir. Her insanın sözüne güvenmek, bağlanmak ve kapılmak, başarının elden gitmesine neden olur. Burada müslümanların da dikkat etmesi gereken bir husus mevcuttur. Ayet birbiriyle ikili oynayan müslümanların da münafık olacaklarının işaretini vermektedir. Onlar sadece kendilerini aldatıyorlar demekle Yüce Allah, aldatmanın, kendi kendini sokan akrep gibi, aldatan insana geri dönüp ona zarar verdiğine işaret etmektedir. Sosyal ilişkilerde, aldatma ile verilecek zarar ve kurulacak tuzak, geri teperek sahibine zarar verecektir.
İşte, bunun farkına varmak bir şuur işidir; bir olgunluk ve bir eğitilmişlik seviyesidir. Şuurunda değillerdir sözü ile Yüce Allah, münafıklann davranışları arkasındaki nedenlerden birini şuursuzluğa bağlamaktadır. Demek ki, çifte standartlı olmak, aldatmaya, aldatma da şuursuzluğa bağlı olarak çalışmaktadır. Böylece Yüce Allah, bir davranış psikolojisinin analizini yapmış olmaktadır. Bu analizde şunu görüyoruz: Gönül ile dilin arasındaki uyumsuzluk ve aldatma duygusu, bir şuur dağılması, bir bilinç bozukluğu ve farkına varamama gibi psikolojik bir hastalık meydana getirmektedir.

Münafıkların Kalpleri Hastadır:
 10. Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını artırmıştır. Yalan söylediklerinden dolayı, onlara acı veren bir azap vardır.
İnsanda maddî kalp bir tane olmasına rağmen manevî kalp türlü türlüdür. Bunlardan biri de "hasta kalp" ya da "içinde hastalık olan kalp"tir. Nefis tarafından işgal edilmiş kalp bu adı alır. İnsanın iç aleminde akıl ile nefis, kalp ülkesinde savaşmaktadır. Kalbin siyasî erki nefsin eline geçince, kalpteki bütün güçlerin hastalanması mukadder oluır. Nefisten, iki yüzlülük, aldatma ve yalan gibi hastalıklı davranış virüsleri kalbe sızınca, gönül hastalanır.
Hasta kalp hangi davranış bozukluklarına sebep olur?
1. Hastalık derecesinde insana korku getirir:
Kalplerinde hastalık bulunanların; 'Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz' diyerek onların arasına koşuştuklarını görürsün. [Maide/52]
Hasta gönüle sahip olanlar korkaklık psikolojisine bürünürler; yapmamaları gereken davranışları sergilerler. İnkarcıların düşmanlıklarından korktukları için, onlarla dost olmanın çarelerini ararlar. Kendilerine, toplumlarına ve düşmanlarına karşı iki yüzlü bir tavır içinde olurlar.
2. Değerlendirmelerinde hata yaparlar:
O zaman münafıklarla, kalplerinde hastalık bulunanlar: 'Bunları, dinleri aldatmış' diyorlardı. Halbuki, kim Allah'a dayanırsa, bilsin ki Allah mutlak galiptir, hikmet sahibidir. [Enfal/49]
Müslümanlara bakıp, dinlerinin onları aldattığını söyleyecek kadar yanlış değerlendirme yapmak, münafıklık alâmetidir.
3. Haktan uzaktırlar:
Kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın attığı şeyi bir deneme yapsın. Zalimler, haktan uzak bir ayrılık içindedirler. [Hac/53]
Kalbi hasta olanlar, Rahmanî olan mesajla, şeytanın iğvasını (vesvesesini) ayıramaz ve bunun neticesinde haktan uzakta kalırlar. Hastalık, insanla hakikat arasında bir mesafe oluşturur. Hasta kalpli insanlar, haktan o kadar uzağa düşerler ki, ona uzanma imkanları kalmaz.
4. Cinsel sapıklıkları vardır.
Aklın nefis üzerindeki kontrolü ortadan kalkınca, cinsel arzular öne çıkmaktadır. Öne çıkan cinsel arzular, insan davranışlarını etki altına alır ve erkek kadını sadece bir seks aleti olarak görmeye başlar. Bu tip istismarın sınırı yoktur. Yüce Allah, bu sınırsızlığı anlatarak dikkat edilmesinin önemine işaret etmektedir:
Ey Peygamber hanımları! Eğer korunmak istiyorsanız çekici bir eda ile konuşmayın; sonra kalbinde hastalık bulunan kimse, size karşı niyetini bozar. Doğru söz söyleyin. [Ahzab/32]
Yüce Allah bu ayette, manevî kalp hastalığının tanımını yapmakta, insan davranışlarına olan etkisini belirtmekte ve kalbi hasta olan insandan korunmanın zorunluluğuna dikkat çekmektedir.
Yüce Allah hasta olan kalbin hastalığını depreştirecek hareketi tasvip etmemektedir. Ayeti başka bir açıdan ele alınca şu gerçeği de yakalamamız mümkündür: Kalp hastalığına dönüşen cinsel içgüdünün tedavisi çok zordur; bu hastalığın etkisinde kalanların ondan sakınması en doğru yoldur. Kalp hastalığı denecek kadar yozlaşmış bir cinsel içgüdü sınır tanımaz.
5. Yapılan bir işten netice çıkartamazlar.
Kalbinde hastalık olanların anlayış ve değerlendirme kapasiteleri kıttır. Bu hastalık, aklın meselelere sonuç çıkartacak bir şekilde yaklaşmasını önler. Meselelerin sadece zahirini görür, iç yüzünden haberi olmaz ve onlar dünyadaki olayların sadece zahiri ile ilgilenirler; bilgileri yüzeyseldir:
(Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler). [Rum/7]
Meselenin iç yüzüne inmek, özünü anlamak ve ondan neyin kastedildiğini bilmek, hastalıklardan uzak bir kalp ister:
Kalplerinde hastalık olanlarla kâfirler, 'Allah bu misalle ne demek istemiştir' desinler. [Müddessir/31]
Kalplerinde hastalık olanların anlayış kanalları gerçekten başka yönlere çevrilmiş olduğundan, anlamaları imkansızdır. Hasta olan kalp, ızdırap içinde olduğundan sağlıklı düşünemez, olumlu değerlendirme yapamaz ve kendisine sunulan bilgilerin neden ve niçinini anlayamaz.
Kalbi hasta olan insana bir şey öğretemez, onu herhangi bir konu üzerinde yoğun bir şekilde düşündüremezsiniz; zira o, hasta kalbinin meseleleri ile meşguldür. Kalbi hasta olan kişi, meselelerin özünü anlayamadığı gibi, küfrü de artar. Bunu şöyle açıklayabiliriz: İnkâr eden kalp, hastalanır; hastalanan kalp küfrünü daha da artırır. Böylece, inkar ile kalp hastalığı arasında derinden bir ilişki olduğu esası kendini göstermiş olur:
(Kalplerinde hastalık olanlara gelince, onların da inkarlarını kat kat artırır ve onlar artık kâfir olarak ölürler). [Tevbe/125]
Demek ki kalp hastalığı, inkarı, tükenmeyen bir süreç haline getirmektedir. Kur'an, kalp hastalığı ve inkar gibi üç önemli kavram bir araya gelince, ilginç bir tavır ve davranış biçimi ortaya çıkmaktadır. Hasta kalp Kur'an'la karşılaşınca, öylesine aşın bir tepki göstermektedir ki, inkarını kat kat artırarak, Kur'an'a karşı kendi etrafında bir çeşit duvar örmektedir. İşte o zaman, insan aklının Kur'an'a uzanan anlayış kanalları tıkanmakta; aşılması zor perdeler oluşmaktadır.
Tevbe/125'deki rics kelimesi, devenin kükremesi, bulutların şiddetli gürlemesi, çirkin iş, pislik, binanın sarsılması, murdar manalarına gelir. Fahruddîn Râzî rics kavramına batıl inançlar, yahut kötü huylar manasını vermektedir. Birinci mana ile, Kur'an'a karşı inkarlarına inkar eklemişlerdir. İkinci manaya göre ise, haset ve düşmanlıklarını ileri götürmüşlerdir.
Rics kavramının lügat manası ile Râzî'nin verdiği anlamları birleştirdiğimizde ilginç bir psikolojik analiz ortaya çıkacak, davranış psikolojisinin önemli bir boyutu tesbit edilmiş olacaktır. Hasta kalp cerahatlanmış bir çıban gibi depreşmektedir. Depreşen bu yaraya dışarıdan dokunulduğunda sancısı iyice artar ve kişi, çıbanlı organına dokunan şeyden ani bir refleksle uzaklaşır. Hasta gönüle, Kur'an tedavi etmek üzere dokununca, dokunanın doktor olup olmadığına bakmaksızın kükrercesine bir tepki gösterir. İşte bu tepkinin adı rics'dir. Bu tepki zamanla Râzî'nin dediği gibi huy halinden mizaç halini alır. Bu öylesine bir depremdir ki, şahsiyet binasını temelinden sarsar. İnsanı murdarlaştıran bu tepkinin şiddetini Yüce Allah şöyle anlatmaktadır:
(Böyle iken onlara ne oluyor ki, adeta arslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi Kur'an'dan (öğütten) yüz çeviriyorlar?) [Müddessir/49-51]
Yüce Allah'ın Onlara ne oluyor ki? sorusunun cevabı, kalplerindeki hastalığın verdiği rahatsızlıktır. Kalp hastalığı, insanı "gerçek"ten uzaklaştırır. Hz. Nuh'un davet olayında da aynı gerçek yaşanmıştır:
(Nuh, 'Rabbim!' dedi, 'Doğrusu ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Fakat benim davetim, ancak kaçmalarını arttırdı"). [Nuh/5-6]
Ayetteki Kaçmalarını artırdı ifadesi, gönül hastalığına tedavi için dokunan davetin, büyük bir tepkiyle karşılaşmasını anlatmaktadır. Bir davetin, öğretilen bir bilginin her zaman olumlu tepkiyle karşılanması mümkün değildir. Fakat tepkinin, insanın psikolojisine göre oluşan kısmıyla, olumlu veya olumsuz olması aynı derecede muhtemeldir. Bu ihtimali olumsuz yöne kaydıran şey, kalp hastalığıdır. Ayette şöyle buyurulmaktadır:
(Kendilerine bir uyarıcı gelirse, herhangi bir milletten daha çok doğru yolda olacaklarına dair bütün güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi. Fakat onlara uyarıcı gelince, bu, onların haktan uzaklaşmalarından başka bir şeyi artırmadı). [Fâtır/42]
"Haktan uzaklaşmayı artırmak" beklenenin ve verilen sözün aksine hareket etmektir. İnsan hakikate, uyarıcıya, Kur'an'a sırtını dönünce, Bakara/10 ayetinin ikinci bölümü olan "Allah da onların hastalığını artırmıştır" eylemi gerçekleşmektedir. Allah durup dururken, kulunun manevî hastalığını arttırır mı? O zaman kuluna zulmetmiş olmaz mı? İşte yukarıda verilen ayetlerin bütünü ele alınınca şu gerçek ortaya çıkmaktadır: Kul hakikat karşısında gösterdiği tepkilerini kat kat artırınca, Allah da bunu onaylamaktadır.
Allah'ı ve iman edenleri aldatmayı amaçlarken, şuursuzca kendilerini aldatan bu insanların kalplerindeki manevî hastalığı Yüce Allah daha da arttırmaktadır. Kalbi hasta olduğu halde doktordan kaçan insanın hastalığı nasıl artarsa, Allah'tan uzak kalan insanın da manevî hastalığı da öyle artar.
Kalp hastalığının Allah tarafından artırılışının ardından, bu insanlar yalan konuşmaları nedeniyle elem veren azaba uğrayacaklardır
(Yalan söylemeleri nedeniyle, onlar için elîm bir azap vardır). [Bakara/10]
Elîm azabın kula gelmesi, kendi yaptığı amelin neticesidir. Ayetin bu kısmında, yalan söylemenin karşılığının elim azap olduğu söylenmektedir. Kul kendi azabını, kendi elleriyle hazırlamakta, kendi amelleriyle tutuşturmaktadır:
Gerçekten 'Allah fakir, biz ise zenginiz' diyenlerin sözünü, yemin olsun Allah işitmiştir. Onların dediklerini, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki: 'Tadın o yakıcı azabı.' Bu, dünyadayken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.
Bu ve benzeri ayetler, kulun azabını, kendi elleriyle hazırladığını göstermektedir.

Münafıklar Bozguncudur:
11-12. Onlara 'Yeryüzünde fesat çıkartmayın!' denildiğinde, 'Biz ancak ıslah edici kimseleriz' dediler. Onların fesatçı olduklarını iyi bilin. Lakin onlar bunun bilincinde değillerdir.
Çifte standartlı olan münafığın diğer bir özelliği de toplumda bozgunculuk yapmasıdır. Bu şekildeki davranışıyla o, münafıklığın şahsî olan boyutundan sosyal boyutuna geçmekte ve toplumu ifsat etmektedir:
 (Onlara 'Yeryüzünde fesat çıkarmayın!' denildiğinde, 'Biz yalnızca ıslah ediyoruz' derler. İyi bilin ki onlar fesatçılardır, velakin şuurunda değiller). [Bakara/11-12]
Ayette ele alınması gereken kavramlar fesat ve ıslahattır. Fesat, bozulma, kuraklık, kıtlık, darlık, telef, kokuşmak manalarına gelir. Ahlâk ile beraber kullanılınca, ahlâk bozukluğu anlamını ifade eder.
Islah ise, iyileştirmek, düzeltmek, aralarını bulmak, barış yapmak manalarına gelmektedir. Münafıklara "Bozgunculuk yapmayın!" uyarısını kimler yapmaktadır! Ayette bulunan denildiği zaman ifadesindeki demek kelimesinin faili çoğul ve fiilin de meçhul olması, meseleye evrensel bir boyut kazandırmaktadır. Ayetin muhataplarını dönemin münafıkları ile sınırlandırmak yanlış olur. O zaman, ayetin evrenselliğini ortadan kaldırmış oluruz. Kıyamete kadar her toplumda bozguncular çıkacak, onları bu yanlış davranışlarından dolayı uyaracak insanlar da olacaktır. Ancak bu münafıklar her defasında ıslah edicilik iddiasında bulunacaklardır. Halbuki onların, ıslah edicilerin sıfatları ile sıfatlanmaları mümkün değildir. Âl-i İmran/104'de gerçek ıslah edicilerin özellikleri şöyle zikredilmektedir:
Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.
"Yeryüzünde fesat çıkartmak" ne manaya gelmektedir? İnanmadığı halde, inandım diyerek insanların din duygularını sömürmek, kendini ve insanları aldatmak, değerlendirmelerinde hatâ yapmak, haktan uzaklaşmak, cinsel ahlâkı bozmak, düşünme kapasitesini kaybetmek gibi tutumlar ve davranışlar önce kişiyi ve sonra da ilişkilerini bozgunculuğa götürmektedir.
Bu tip insanlar, insan ilişkilerini kirlettikleri için toplumsal hayatın bozulmasına ve çöküşüne sebep olmaktadırlar. Bozgunculuk yapmalarından daha kötüsü, bozduklarının farkında olmayıp, ıslah ettiklerini söyleyecek kadar pişkin davranmalarıdır. İnsan ilişkilerine zarar veren, insanları bölen ve düşmanlık tohumlarını eken bu iki yüzlü insanların, "Islah ediyoruz" demeleri dikkat edilecek bir husustur. Onun için Yüce Allah bunlara "dikkat edin" emrini vermektedir.
Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket gelince, hemen, 'Biz yalnızca iyili etmek ve arayı bulmak istedik' diye yemin ederek sana nasıl gelirler! [Nisa/62]
Münafık insanlar, kötü amelleri işlerler, başlarına bela gelince de iyilik yapmak istedikleri konusunda yemin ederler.
Bu tip insanlar toplumun siyasî erkini ele geçirmek suretiyle yeryüzünde fesat çıkarmaya başlarlar ve bu bozgunculuklarını akrabalık bağlarının koparılmasına kadar uzatırlar. Bunu Yüce Allah şöyle anlatır:
 (Demek, iktidarı ele geçirince, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık bağlannı koparacaksınız?) [Muhammed/22]
Yüce Allah bu soruyu niçin soruyor? Münafıklar, sinsice takiyye yaparak iktidarı ele geçirmek isteyebilirler. İktidarı ele geçirince de gerçek niyetlerini ortaya koyar, toplumda fesat çıkarmaya başlar ve insanların sevgiden oluşan gönül bağlarını koparmaya çalışırlar. Ayetteki "akrabalık bağlannı koparma" durumu değerlendirildiğinde, soy birliğinin toplum bütünleşmesindeki rolünün ne derecede önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Yüce Allah akrabalık bağını kesenleri fesatçılıkla suçlamaktadır. Böyle bir faaliyet yapacak olanların niyetlerini ifade ederek, iyi insanları uyarmaktadır. "Akrabalık bağlannı kesme" kültürü helak edip gençliği manevî değerlerinden koparmak manasına da gelir:
 (O, dönüp gitti mi, (yahut bir iş başına geçti mi) yeryüzünü fesada vermek, kültürü tahrip edip nesilleri bozmak için çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez). [Bakara/205]
Toplumun kültürünü bozmak, gençliği helak etmek, beşerî ilişkileri çıkmaza sokmak, toplumun mutluluğa giden yolunu engellemek gibi fesat hareketleri, öldürmeye denktir. Başka bir ifadeyle insan öldürmekle, fesat çıkartmak   aynı   derecede   günahtır.   Allah   bunu   şöyle   ifade   etmektedir:
 (îşte bu yüzdendir ki, İsrailoğulları'na şöyle yazmıştık: Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir cana  kıyarsa,  bütün  insanları  öldürmüş  gibi  olur).   [Maide/32]
İnsanlar arasında fesat çıkartma eylemi, bu ayette insan öldürmeye denk tutulmuştur. Ayette yer alan 'veya' kelimesi, öldürme ile fesadın aynı derecede kötü olduğunu ifade etmektedir. Toplumun düzenini bozmak, bütün insanlığı öldürmek kadar kötü olarak takdim edilmektedir.
Ekonomik yapıyı bozmak ve fakirlerin elinden tutup kaldırmamak da fesat kavramının içine girmektedir:
Allah'ın sana verdiğinde ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana iyilik (ihsan) ettiği gibi sen de iyilik et, yeryüzünde fesadı (bozgunculuğu] arama. Şüphesiz ki Allah bozguncuları sevmez. [Kasas/77]
Yüce Allah, kendisinin ihsan ettiği gibi, insanların da ihsan etmesini istemektedir. Bu ilahî amelin, yeryüzünde yansımasını ve yaşatılmasını istemektedir. İnsanlara iyilikte bulunmak, fakirlerin elinden tutup kaldırmak, bu ilahî fiilin yaşatılması demektir. İmkanı olduğu halde bunu yapmamak, fesat çıkartmaktan başka bir şey değildir. Fesatçılar, Allah'ın nefretini kazanmaktadırlar. Allah fesatçıları sevmez ifadesi, onlardan nefret eder demektir.
Fakirin elinden tutmak, ekonomik dengesizlikleri biraz olsun ortadan kaldırır. Bunu yapmayanlar, dengeleri büsbütün alt-üst etmektedirler. Fakirlik toplumsal hayatta bir urdur. İyilik, bu urun kansere dönüşmesini önleyecektir. Çare aranmayan fakirlik, kitlesel açlığa ve bu ur da kansere dönüşecektir. Kanserli organın vücutta meydana getireceği rahatsızlığı, açlık haline dönüşen fakirlik de toplum hayatında meydana getirir.

Karayı ve suyu kirletmek de fesat kavramının kapsamına girmektedir. Yüce Allah yeryüzünü insanlar için bir beşik, bir döşek olarak yaratmıştır. O döşeği kirletmek, orayı fesada vermektir. Çünkü insana faydalı olan ve insan hayatını kolaylaştıran şeylere zarar vermek bir fesattır.
İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıktı (düzen bozuldu] ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın. Belki de dönerler. [Rum/41]
Ayette geçen "kara ve deniz" ifadesi, maddî anlamda yeryüzündeki kara ve denizleri ifade etmekte ise de, 'kara' kavramını madde, 'deniz' kavramını da mana olarak tefsir etmek mümkündür. Bundan şu sonucu çıkarabiliriz: Münafıklar haram lokma ile maddî rızkı fesada uğratırlar; aklı ve namusu kirletmekle manayı bozarlar; aklı kullanmamak, gönüldeki iman ve sevgiyi tahrip etmekle de manevî alemi kirletirler. İşte bu kirletme işini Yüce Allah 'fesat' olarak nitelendirmektedir.
Tabii olarak, beyni ve gönlü kirlenmiş bir insan, kara ve suyu da kirletecektir. Fizikî çevrenin kirliliği insanın ruh kirliliğinden kaynaklanmaktadır. Öyleyse fizikî çevre mühendisliğinden önce, manevî çevre mühendisliğinin oluşturulması doğru bir hareket olacaktır.
Allah, insanlardan maddî ve manevî çevrelerini kirletmemelerini istemektedir. Bu, fesadı önleyecektir. Ayetin sonundaki Belki dönerler ifadesi, değişim konusunda ilahî bir beklentiyi ifade etmektedir. Maddî ve manevî çevreyi kirleten kimselerden, bu kirliliğe çare bulmaları istenmektedir.
Siyasî erk sahiplerinin zorba bir idare tarzı tutturmaları, büyüklük taslamaları, halka zulmetmeleri, halkı gruplara ayırıp tefrika çıkarmaları, ayırdıkları gruplardan bazılarını tutup, diğerlerini küçük görmeleri, onları zayıflatmak için ellerinden geleni yapmaları; bundan daha da ileri giderek, zayıf düşürmek istedikleri grubun erkek çocuklarını öldürtüp kızlarını sağ bırakmaları da, fesat kavramının manası içindedir:
 (Hakikat, Firavun yeryüzünde büyüklük taslamaya kalktı, ora ahalisini fırkalar haline getirdi. Onlardan bir grubu zaafa uğratıyor, bunların oğullarını boğazlıyor, kızlarını diri bırakıyordu. Çünkü o fesatçılardandı. [Kasas/4]
Devlet bir şemsiyedir; toplumda mevcut bütün sosyal grup ve kurumların anlaşması ile vücut bulur. Bu nedenle devlet, farklı inanç ve kültürde olan alt gruplar arasında tarafsız ve bütünleştirici olmalıdır. Devletin vazifesi bu sosyal grup ve müesseselerden bir üst kültür meydana getirerek bunları kendine bağlaması ve topluma hayat vermesidir. Ama devleti idare edenler, bu gruplardan birini tutar da diğerini veya diğerlerini ezmeye kalkışırlarsa, bunun adına fesat denir. İstemedikleri grupların çocukları büyür de zamanla iktidarı elde eder endişesi Firavun'u zorbalaştırmış ve erkek çocukların öldürülmesi gibi korkunç bir zulme itmiştir

Ali Küçük Tefsiri:
:"İnsanlardan kimileri de derler ki, inandık Al­lah’a ve âhiret gününe! Ama onlar inanmamışlardır."

Ama insanlar! Ama kullarım! Ama muhataplarım! Beni dinle­yen­ler! diyor sanki Rabbimiz. Şunu da iyice bilin ki, şunu da asla  unutmayın ki, böyle kesin çizgilerle insanların ayrıldığını her zaman göremezsiniz! Her zaman böyle baktınız, birine takvalı damgası vura­caksınız. Veya baktınız, bir başkasına kâfir damgası vuracak­sınız. Pek öyle her zaman kesin çizgilerle bunları ayırt edemezsi­niz. Veya:
"Bunlar kitabın temelidir, ama bir de müteşabihler vardır. Onun tevilini Allah’tan baş­kaları bilemez"
(Âli İmrân: 7)

Yâni Kur’an’ın topluma indirgenmesini gerçek olarak her­kes bi­lemez. Ama Allah  kesin bilir.

"İlimde Râsihûn olanlar der ki, biz buna inandık."
(Âli İmrân:8)
Yâni âyetlerin anlatmak istediğini anlayabiliriz belki, ama o âye­tin anlattığı ile toplumsal problemlerin çözümünü birleştirmek her­kes için mümkün olmayabilir. Âyetin anlattıklarını toplumsal problem­lerin çözümüne indirgeyip uyarlamak herkesin işi değildir. İşte bunun adına fıkıh diyoruz. Yâni; meselâ bu âyet şu problemi böyle çözer, ama şu âyet de vardır denilince, hayır o âyet şunu anlatır da bunu şu âyet çözer gibi âyetleri topluma yansıtma işinde kesinlikle herkes bilgi sahibi olamaz; hepimiz onu beceremeyiz. Herkes kapasitesi kadar becerir bunu.

İşte nitekim Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer Efendilerimiz ba­zen ya­nılıyorlardı. Meselâ Rasulullah Efendimizin vefat haberi Hz. Ömer Efendimize ulaşınca "Kim Rasûlullah’ın vefat ettiğini söy­lerse ona şöyle şöyle yapacağım!" diyen Hz. Ömer’e karşı Hz. Ebu Bekir Efen­dimiz Âli İmrân sûresindeki şu âyeti hatırlatır:
"Muhammed peygamberden başka bir şey değil­dir. Ondan önce de pek çok peygamberler gelip geçmiş­tir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üze­rinde gerisin geriye mi döneceksiniz? (yâni tekrar küfre mi dö­neceksiniz) Her kim gerisin geriye dönerse bilsin ki Al­lah’a hiçbir zarar verecek değildir.”
(Âli İmrân:144)

Âyetin olayla bağlantısını veya âyetin o hadîseye intibakını öğ­renen Hz. Ömer Efendimiz; "Hayret sanki bu âyeti yeni duymuş gi­biyim"! diyordu. Halbuki belki de bu âyeti sürekli na­mazlarında da okuyordu Ömer Efendimiz. Ama âyetin bu olayla irtibatını bir anda ku­ramamıştır. Aslında Hz. Ebu Bekir Efendimiz de Hz. Ömer Efendimiz de bildiği vahiyle hareket ediyorlardı. Ba­kın âyet diyor ki:
"İnsanlardan kimileri de vardır ki."

E kim bunlar? Münâfıklar mı? Allah öyle dememiş. Ya ne? Kimi­leri de var ki. Demek ki Kur’an karşısında net iki tavır var. Kur’an karşısında iki uç tavır var, iki net tavır var. Birisi Kur’an’la yol bulanlar. Kur’an’la yol bulanların tavrı. İkincisi de Kur’an’a karşı ilgisiz kalanla­rın tavrı. Bunlar Kur’an karşısında net ve belli tavırlardır. Ama işte bu âyetin anlat­tığına göre bir üçüncü grup, bir üçüncü tavır daha varmış. Bunlar da bu iki grup arasında, bu iki tavır arasında gider gelirlermiş. Hani Nisâ sûresi şöyle diyordu:
"Onlar imanla küfür arasında bocalayan tabansızlar­dır. Ne onlardandır ne bunlardandır..."
(Nisâ: 143)

Demek ki bunlar böyle tıpkı bir sarkaç gibi imanla küfür ara­sında gidip gelenlermiş. Onlar münâfıklar olunca ve âyetlerin sonunda da Allahu Teâlâ şöyle buyurunca:
"Şüphesiz ki münâfıklar cehennemin en aşağı ta­ba­kasında olacaklardır."
(Nisâ: 145)

…….

Yâni bu insanların kâfirlikleri beyan ediliver­miş. Ama nedense ecdat bu bölümü görmemişler mi? Yoksa okumuşlar da demeye dilleri mi varmamış bilmem? Çünkü bu sa­yılacak işleri yapan, bu sıfatları üzerlerinde taşıyan insanlara kâfir demeye ecdadın, selef ulemânın pek cesareti olmamış. Bizim tekfirci kardeşlerin, ellerine geçirdikleri fırçayla Allah’tan muhasebe memurluğu görevini üstlenmiş gibi önüne gelen herkese kâfir ve müşrik damgası vurmayı kendile­rine iş edinmiş, dert edinmiş, kardeşlerin kulakları çınlasın.

Evet ecdat bu konuda çok titiz ve edepli davranmış. Bunlara kâ­fir demeye dilleri varmamış. Öyleyse ukalâlığın gereği yoktur. Yâni öyleyse biz de edepli davranalım bu konuda ve onların kâfir demediğine biz de kâfir demeyelim. Yâni bu aşağıda sayılacak özellikleri üzerinde taşıyan insanlara kâfir demeyelim; ama bu özelliklerin küfür özellikleri olduğunu da bilelim yâni. Bu ikisi, ayrı ayrı şeylerdir. Yâni biz nifak nedir biliriz ama, bu adam münâfıktır! demeye dilimiz varmaz, cesa­retimiz olmaz. Şirki biliriz, şirki tanırız. Adamda şirk özelliği görürüz, ama bu adam müşriktir demeye cesaretimiz olmaz.

Neden? Çünkü Peygamber Efendimiz kendisinde câhiliye alâmeti gördüğü Ebu Zer hazretlerine: "Ey Ebu Zer! Sende câhiliye özelliği görüyorum! Sende şirk özelliği görüyorum! Onu temizle!” de­miştir, ama “sen kâfirsin! Sen müşriksin!” dememiştir. Demek ki bir adama sen müşriksin! Sen kâfirsin! Demek ayrı, sende şirk alâmetleri görüyorum! Demek ayrı ayrı şeylerdir.

Demek ki kişide bir an için bir özelliğin var oluvermesi, şirk özel­liği veya nifak özelliğinin var oluvermesi onun müşrik veya münâ­fık olmasını gerektirmeyecektir. Ama adam onun şirk olduğunu, mü­nâfıklık olduğunu anlamış, kavramış, kabullenmiş ve benimse­mişse, varlığından razı olmuşsa, ondan rahatsız olmayacak biçimde onu ka­bullenmişse, işte artık o zaman o kişi müşrik veya kâfir olacaktır el­bette.

……

Dikkat ederseniz sûrenin başında Rabbimiz beş âyetiyle mü’minleri, muttakileri anlattı. Sonra iki âyetiyle de kâfirleri anlattı. Şimdi burada da uzunca münâ­fıkları anlatmaya başlıyor. On üç âyetiyle bu münâfıkların duru­munu, bu insanların karakterlerini anlatacak. Münâfıkların sıfatla­rını anlatan âyetlerin kâfirlerden söz eden âyetlerden daha çok ve daha kapsamlı olduğunu görüyoruz.

Herhalde bunun sebebi şudur: Küfür meselesi de, iman me­se­lesi gibidir. Bunların her ikisi de kesin ve net bir çizgi ifade ederler. Yâni bu iki kesim de; mü'min de, kâfir de akide ve hayat konusunda tavrını net ve açık ortaya koymaktadır. İnançları konu­sunda her iki ta­rafta da bir kompleks söz konusu değildir. Açık ve nettirler. Hareketle­rinde, tavırlarında, amellerinde ve düşüncelerinde onları tanımak ko­laydır. Mü’min de, kâfir de belirgindir.

Ama şimdi anlatılacak olan münâfıklar çifte standart uyguladıkla­rından onları tanımak ve ortaya çıkarmak kolay değildir. Çizgileri, tercihleri, safları belli değildir adamların. Mü’min ve kâfir gibi inancı, düşüncesi, tavrı net ve açık değildir. Onun içindir ki Allahu âlem Rabbimiz bu bölümde uzun uzun bu insanların özelliklerinden söz edecek. Bu çetin ve çetrefilli insanları uzun uzun örnekleriyle bize tanıtacak.

Bir de münâfıklar İslâm ve müslümanlar için kâfirden çok daha tehlikeli olduğu için uzunca anlatılmıştır diyoruz. Bir Ebu Cehil’in kâfir olarak İslâm’a ve müslümanlara verdiği zararın yanında bir münâfık olarak Abdullah İbni Übey’in verdiği zararın büyüklüğünü ve tehlikesi­nin boyutunu biliyoruz. İşte belki bu se­beplerden dolayı birkaç âyetle bize kâfiri tanıtan Rabbimiz bu bölümde uzun uzun münafığı anlat­maya başlayacak. Bakın der­ler ki bunlar:

"Derler ki; inandık Allah’a ve âhiret gününe! Ama onlar inanmamışlardır."

Bunu diyen Allah’tır. Değilse ben bilemem ki inanıp inanma­dığını. Nitekim Allah’ın Rasûlü bir seferde kelimei şehâdeti söyleyen bir adamı öldüren bir sahabeye; “Neden yaptın bunu? Nasıl öldürdün onu? Demek şehâdet kelimesini söyleyen bir kimseyi öldürdün, öyle mi?” şeklindeki azarlamasına karşılık, o sahâbenin; “Ey Allah’ın Rasûlü, o aslında müslüman olmamıştır, ölümden korktuğu için ke­lime-i şehâdet söylemiştir” diyerek savunmasına son derece gazaplanan Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştu:

“Kalbini yardın da baktın mı?"

Öyleyse inandım! Dediği halde, şu aşağıda sayılacak işleri yapan insana, veya inandım dediği halde şu özellikleri üze­rinde taşı­yan kişiye inanmayacağız. İnandım dese de, ben de mü'minim dese de onun bu sözüne inanmayacağız. Çünkü:

9: "Bunlar Allah’ı ve mü'minleri aldatmaya çalı­şır­lar."

İnandım sözlerinin altında bu aldatmaca yatmaktadır. De­mek ki o inandım diyen adamın hayatına bir bakacağız. Ya da inandım di­yen benim hayatıma bir bakacağım ben önce. Çünkü Kur’an herkes­ten önce beni anlatır. Herkesten önce bana seslenir Kur’an. Hafaza­nallah eğer ben, benden önce karşımdakini anla­maya çalışır, benden önce karşımdakini anlatmaya çalışırsam, Al­lah  korusun da o zaman ben, bir sonraki sayfada anlatıldığı gibi ateş yakıp; yaktığı bu ateşle çevresini aydınlatan, ama sonra ken­disi karanlıklar içinde kalan insan gibi olurum. İşte eğer öyle olmak istemiyorsam, o duruma düşmek istemiyorsam, önce ben kendime bakmalıyım. Kendime bir bakıyo­rum: Allah’a inanıyorum diyorum. Âhirete inanıyorum diyorum. Söz olarak öyle diyorum ama, ya inanmayanlardansam! Ya kendi kendimi aldatıyorsam! Ya inanmadığım halde iman iddiasında bulunuyorsam! Peki neymiş bunun ölçüsü? Nasıl anlayacakmışız bunun aslını?

“Bunlar Allah’ı ve mü'minleri aldatmaya çalışır­lar."

Allah’ı ve mü'minleri aldatırlarmış onlar. Allah’la ve mü'minlerle dalga geçerlermiş. Eh biraz serinledik değil mi öyle olunca? Çünkü elhamdülillah ki, böyle bir derdimiz yoktur. Allah’a şükür Allah ve mü’minleri aldatma yolunda değiliz. Ama Allah korusun da ya bizim durumumuz şöyleyse: Allah: Şöyle şöyle yapın! dedikçe, Allah: Böyle böyle yapmayın! diye emrettikçe, şöyle diyerek Allah’la dalga geçen­lerdensek: Tamam Ya Rabbi! Anladım ya Rabbi! Dediğin gibi ya Rabbi! Doğru Ya Rabbi! Ama ne yapayım anam ya Rabbi! Ne yapa­yım babam ya Rabbi! Ne yapayım toplum ya Rabbi! Tamam, anladım da ya Rabbi, şu anda ortam müsait değil! Tamam, namaz, iyi, kılaca­ğım da ama şu anda vaktim yok ya Rabbi! Tamam, anladım, örtüne­ceğim de okul bit­medi henüz! Tamam, kitabınla ilgi kurmam gerekti­ğini anladım da ya Rabbi, ama ne yapayım, işim, aşım elvermiyor! Amirim izin ver­miyor! Yönetmelikler yolumu kesiyor! Âdetler ağır ba­sıyor! Modaya karşı gelemiyorum! Toplum yadırgıyor! Çevrem müsa­ade etmiyor! diyerek Allah’la dalga ge­çenlerdensek.

Ya da kitap ve sünnete çağrıldığımız zaman. Her şeyden ve herkesten önce kitabı ve sünneti tanımadan müslüman olamayaca­ğımız gerçeğini öğrendiğimiz zaman: Allah Kerîm be! Allah bekler yahu! Allah kusura bak­maz! diyerek Allah’la alay edenlerdensek, bekleyenlerdensek o zaman Allah korusun, bu âyetlerde anlatılacak insan biziz demektir.

Onlar Allah’ı ve mü'minleri aldatmak isterler. Allah ve mü'minlerle dalga geçmek isterler. İnanmadıkları halde iman gösterisinde bulunarak, mü’min olmadıkları halde mü’min maskesi takarak kullan­dıkları sloganlarla Allah’ı ve insanları al­datmak isterler. Daha önceki âyetlerde söylediğim gibi iman, sadece dil ile ben inandım demekten iba­ret değildir. İman; dilin tasdiki, kalbin tasdiki ve fiilin tasdikidir. Yâni inandım dediği konunun fiille, amelle görüntülenmesidir. Eğer sadece dil ile ben inandım demek yeterli olsaydı, o zaman tüm mü­nâfıkların da müslüman sayılmaları gerekecekti. Zira onlar da biz müslümanız diyorlardı. Halbuki:

“Onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söyle­yip duruyorlar!" (Âli İmrân: 167) buyurur âyeti kerîme.

Bakın bu tip insanlara diyor ki Allah :
"Oysa onlar sadece kendilerini aldatırlar da far­kında değillerdir."

Allah buyurur ki: Sizler ey inanmadıkları halde iman iddia­sında bulunan münâfıklar! Bu tür iddialarınızla ancak kendinizi kandı­rabilirsiniz! Ne Allah’ı, ne de müslümanları kandıramazsınız! Allah’ı zaten kandıramazsınız da, mü’minleri de kandıramazsınız. Çünkü bu aldatmacalarınızla mü'minin, ancak malını alabilirsiniz. Bu yalanlarla mü'minin en fazla canını alabilirsiniz. En fazla öldürür­sünüz onu. Ama ne fark eder, gerekirse ben bir daha veririm ona! Ama ona can cen­nette lâzım zaten.

Evet bunlar, inanmadıkları halde iman gösterisinde buluna­rak Allah’ı ve mü'minleri kandırdıklarını zannederler. Ama bakın, Allah kendini mü'minlerin safında kılıyor. Mü'minlere karşı tertiplenen komployu, kendisine yapılmış kabul ediyor. Bu mü'minler için hem en bü­yük bir şeref, hem de onlardan korkma­maları konusunda en büyük bir destektir. Aynı zamanda münâfık­lar için de en büyük bir tehdittir.

Yâni onlar bu tür davranışlarıyla başkalarını değil, ancak kendi ken­dilerini aldatıyorlar. Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz:

1Bu zavallılar, tavırlarıyla gelecekleri konusunda, âhiretleri konusunda kendi kendilerini aldatmaktadırlar. Dünyada inanmış gö­ründüklerinden dolayı kendilerine zahiren İs­lâm’ın hükümleri uygula­nır. Ama Âhirette:
"Cehennemin en aşağısına gideceklerdir onlar." (Nisâ: 145)

2 Bunlar niyetlerini gizlemeye çalışırken Allah’ın kalpler­den ge­çen niyetleri bildiğini hesaba katmamakla kendi kendilerini aldat­maktadırlar.

3 Bir de Allah’ın onlarla ilgili âyetler göndererek durumla­rını açığa çıkaracağını bilmediklerinden durumlarının perde arka­sında gizli kalacağını zannederek kendi kendilerini aldatmaktadırlar ama:
"Şuurları da yoktur bu konuda."

Peki bu kimseler neden böyle  davranırlarmış ?
10:"Kalplerinde hastalık vardır onların. Allah  da (Kur’an’ı indirmekle) hastalıklarını artırmıştır."

Demek ki bunların kalbi hastaymış. Kalplerinde hastalık var­mış. Ama bunlar tedaviden yana da olmayınca, Allah onların hasta­lıklarını artırmıştır. Peki acaba kalbin hastalığını nasıl anlayacağız?  Kalbi hasta olmak ne demektir?

İnsan kalbini öğreniyoruz. Bu sefer üç çeşit kalp sunuyor Al­lah  bize:

1 Birincisi kâfirin kalbi: Sûrede daha ilerde gelecek:
"Bakara hadîsesinden sonra yine de inanmadılar da kalpleri kaskatı kesiliverdi! Hattâ taştan da katı ke­sildi!" (Bakara: 74)

Diyordu Rabbimiz. Kâfirin kalbi taş gibi kaskatıdır. Hattâ taştan bile katıdır. Çünkü:
"Zira öyle taşlar vardır ki içinden nehirler fışkı­rır. Öylesi de vardır ki yarılıp içinden sular akar. Kimi taşlar da Allah  korkusundan baş aşağı yuvarlanır." (Bakara: 74)

Kâfirin kalbi taştan da katıdır. Âyeti kerîmede anlatıl­dığına göre taşlar Allah’ın yağmur, kar, güneş, oksijen, rüz­gar gibi meşhûd âyetlerinden etkilenerek kimileri içinden su fışkı­rırken, kimileri yerin­den kopup aşağıya doğru yuvarlanmaktadır. Yâni taşlar Allah’ın âyetlerine yol verip içinden sular fışkırtmakta­dır. Allah’ın âyetleri taşla­rın içine kadar nüfuz edebilmektedir. Taşlar bile Allah’ın âyetlerinden etkilenip onlarla türlü şekiller alırken, kâfi­rin kalbi o kadar katı ki, ne Allah’ın yağmur, kar, güneş, rüzgar, ok­sijen gibi meşhûd âyetlerinden, görsel âyetlerinden, ne de metluv âyetler dediğimiz şu elimizdeki Kur’an âyetlerinden etkilenmektedir. Âyetler bunların kalplerine nüfuz edememektedir. Âyetler bunların kalplerinde tesir icra edememekte­dir. İşte kâfirin kalbi böyledir. Taşlardan bile kas­katıdır.

2 Bir kalp türü daha vardır ki, o da mü'minin kalbi. Allah’ın âyetleriyle itminan bulan, yatışan kalp. Allah’ın iki tür âyeti vardır. Bi­risi metlûv âyetler, yâni kulağa hitap eden işitsel dediğimiz şu elim­deki okunan Kur’an âyetleri. Ötekisi de görsel dediğimiz göze hitap eden meşhûd âyetler. Güneş gibi, ay, yıldızlar, bulutlar, in­sanlar, bit­kiler, hayvanlar gibi kâinatta Allah’ın yerleştirdiği müşa­hede edilen göze yönelik âyetlerdir. Mü'minin kalbi, Allah’ın bu iki tür âyetlerinden de etkilenen kalptir.
"Dikkat edin kalpler ancak Allah’ın zikriyle mut­main olur, doyuma ulaşır, sükûnete erer."(Ra’d: 28)

Âyeti bunu anlatır. Âyeti kerîmede anlatılan zikir, Kur’andır. Yâni kalpler ancak Kur’an’la mutmain olur. Ancak Kur’an’la itminan bulur, ancak onunla yatışır ve sükûnete kavuşur. Çünkü kalp, Allah’ın âyetlerini duydukça, tanıdıkça şüphe ve te­reddütlerden kurtulup do­yuma ve itminana ulaşacaktır.

"Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah  anıldığı zaman kalpleri ürperir. Karşılarında Allah’ın âyetleri okunduğu zaman da imanlarını artırır Ve yalnız Rable­rine tevekkül ederler."
(Enfal: 2)

Demek ki Allah’ın âyetleri okundukça, âyetlerle karşı kar­şıya geldikçe mü'minlerin kalpleri coşar, taşar, sanki kabına sığ­maz hale gelir. İşte bu da mü'minin kalbidir. Bu iki âyetin bize an­lattığına göre kalplerin itminana kavuşmasının birinci yolu, elimiz­deki şu Kur’an âyetleridir. Kalbin sükûnete ve doyuma ulaşması­nın ikinci yolu da Ba­kara :260 âyetinin anlattığına göre meşhûd âyetlerdir. Hani İbrahim Aleyhisselâm: “Ya Rabbi ölüleri ölümünden sonra nasıl dirilttiğini görmek istiyorum!” demişti de Allah: “İnanmıyor musun ey İbrahim?” buyurunca: “İnanı­yorum ya Rabbi! Ancak:

"Kalbim tatmin olsun için" (Bakara 260) istiyorum bunu!” Demişti. İşte kalplerin itminana kavuşma­sının ikinci yolu da Allah’ın yeryüzündeki müşahede edilen, görülen âyetle­rini bizzat görmektir. Müminin kalbi de böyledir.

3 Bir de bu ikisinin arasındakilerin kalbi var ki; işte hasta olan kalp bu kalptir.Bu kalbin hastalığı kalbin uyum sağlayamamasıdır. Bi­liyoruz ki, kişinin ruh ve bedenindeki uyumunun adına sıhhat denir. Ruh ve bedendeki uyumsuzluğun adı da hastalıktır. Ruhtaki dengesizlik bedende gö­rülür. Çünkü ruhun morardığını kimse gör­memiştir. Eğer biz se­bepleri ve tezahürleriyle bedenin hastalığını an­layabilirsek, buna kıyasla ruhtaki hastalığı da tanıma imkânımız ola­caktır.

Bedenin hastalığı, bedenin sıhhat ve selâmetinin aslî fonksi­yo­nunun bozulmasıdır. Görme ve işitme duyularının bozulması gibi hasta olan bir bedende de idrak ve hareket bozulur. Yahut da be­den hastalandığı zaman eşyayı tamamen farklı olarak idrak etmeye başlar. Meselâ acıyı tatlı, tatlıyı acı hissetmeye başlar ve ha­zım bozuk­luğu şeklinde tezahür edebilir. Meselâ bazı gıdalardan hoşlanmaz hale gelebilir. Beden hastalıklarının tezahürü böyledir.

Bir de bedendeki bu hastalık iki şeyden kaynaklanır:

1 Madde noksanlığındandır. Uzun bir süre hiçbir şey yenme­mişse o zaman beden hastalanır. Ve gıda almaya mecburdur.
2 Madde fazlalığındandır. Beden çok fazla gıda alırsa yine hastalanır. O zaman da o gıda fazlalığını atmak zorundadır. Aynen bunun gibi kalp hastalığı da irade ve tasavvurun bozulma­sına sebep olan bir hastalıktır. Kalp hastalığının tezahürü de ki­şide irade ve ta­savvurun bozulması şeklinde gerçekleşir. Kalbi hasta olan kişide:

1 Tasavvur bozulur. Yâni hakikati göremeyecek, yahut da oldu­ğundan farklı görecek şekilde birtakım şüphe ve tereddütlere ma­ruz kalır.
2 İrade bozulur. Yâni insan o zaman, doğru olandan hoşlanma­yıp zararlı olandan, bâtıl olandan hoşlanır hale gelecektir. Meselâ İslâm’dan hoşlanmayıp küfürden hoşlanır. Tesettürden nefret edip çıplaklığı sever. Sudan tiksinip içkiden hoşlanır hale gelecektir.

Nasıl ki beden hastalığı ya gıda eksikliğinden, ya da gıda fazlalı­ğından kaynaklanıyorsa. Kalp hastalığının kaynağı da böy­ledir. Ya gıda eksikliğindendir, gıda alınmalıdır, ya da gıda fazlalı­ğındandır fazlalık atılmalıdır. Kalbin gıdası bilgidir. Bundan dolayı­dır ki:

"Onların kalplerinde maraz (hastalık) vardır."

Âyetindeki  maraz  kelimesi pek  çok müfessirlerce bilgisiz­lik, yâni şüphe ve tereddüt olarak anlaşılmıştır. Biliyoruz ki bir şey hak­kında şüphe, o konuda bilgi eksikliğinden kaynaklanır. O konu­daki şüphe ve tereddütler kalbi istila eder ve o konuda tam bilgi gelinceye kadar bu durum kalbe elem verir. O konuda tam bir bilgi elde edilince kalpteki tüm şüphe bulutları dağılıverir. Onun içindir ki Allah’ın Rasûlü:

"Bilmediklerinden sorsalardı ya! Zira cahilliğin şi­fası sormaktır."

Buyurur. Kalbin sahibi ve doktoru olan Allah; yukarıdaki âyet­lerde, onun doyuma ve sükûnete kavuşmasının iki yolundan bahset­mişti. Bunlardan birisinin Metluv âyetler dediğimiz şu Kur’an âyetleri, ikincisinin de meşhûd âyetler dediğimiz kâinatta serpişti­rilmiş görsel âyetler olduğunu haber vermişti. Bu münâfıklar bu âyetlere yönelme­diklerinden, tedaviden yana olmadıklarından Kalbin gıda­sını alma­dıklarından dolayı kalpleri hastadır. Kalbin gıdası olan gerçek bilgiye, Allah bilgisine, vahiy bilgisine yönelmediklerinden dolayı kalpleri hastadır. Allah’tan gelen mutlak doğru bilgiler onların kalplerine gir­mediğinden kalpleri şüphe, tereddüt ve cehalet bulutları tarafından is­tila edilmiştir.

Bir de beden nasıl ki, ondan zararlı şeyleri atıp faydalı şey­leri almakla gelişip sıhhatli oluyorsa, kalp de ancak onun sıhhatini boza­cak zararlı şeylerden onu koruyup, bilgisizlik, şüphe ve günahlar gibi zararlı şeyleri atıp, faydalı şeyleri almakla sıhhatine kavu­şacaktır. Kalpte atılması gereken zararlı gıda fazlalığı vardır. Adam felsefe okumuştur, sosyoloji bilgileri almıştır, zararlı şeyler okumuştur ki, bunlar atıl­malıdır. İşte bu insanların kalbi uyumsuzdur. Ama uyuma gitme­diklerinden, uyumu aramadıklarından, tedaviyi istemediklerinden kâfir olamıyorlar, ama mü'min de olmuyorlar. Bu ikisi arasında kal­dıklarından dolayı hastalıkları arttıkça artıyor.

Burada aslında Cenabı Hak, nifakın sebebini anlatıyor. Mü­nâ­fıklığın nereden kaynaklandığını anlatıyor. Nifakın sebepleri tespit ediliyor. Âyetten anlıyoruz ki nifak, insanın kalbini, içini ke­miren psi­kolojik bir komplekstir. Çünkü bir insan, bir şeye ya inanır ya da inkâr eder. Her iki halde de durum normaldir ve sağlıklıdır. Kişi iman ya da küfür tercihinin gereğini yapar ve rahat eder. Eğer iman etmişse, ha­yatında iman çizgisini sürdürür. Eğer kâfirse bu sefer küfür, onun ha­yatına birtakım programlar yerleştirir ve onu takip eder gider.

Ama bir adam düşünün ki ne iman adına, ne de küfür adına tercihini yapamamışsa, mü'min değilken mü'min gibi ameller işle­meye mecbur kalmışsa, işte bu normal bir şey değildir. Böyle inanmadığı bir hayatı yaşayan, ya da hayatı imandan kaynaklan­mayan kişi, kalben hasta demektir.

Maraz aslında bir şeyin aslîyetini, aslî fonksiyonunu bozan illet­tir. Fıtratı aslîyesi gereği her kalp sıhhatlidir. Ama bun­lar kalpleri­nin kendisiyle itminan bulacağı, yatışacağı kalbin gıdası olan Kur’an’la ilgi kurmadıklarından, ya da kalbi sükûnete ulaştıra­cak bilgiden mah­rum olduklarından kalpleri hep şüphe içindedir. Bunlar:
Olan Kur’an’dan şüphe ederler. Allah’tan şüphe ederler, mü'minlerden şüphe ederler, her şeyden şüphe ederler. Hattâ kendilerin­den bile şüphe ederler. Kendilerini merkez kabul ederler, bu konuda ve kendileri şüphede ise, herkesi ve her şeyi şüphede görürler. Yâni kıyası nefs ederler. Allah, peygamber, kitap, mü'minler, dağlar, taş­lar, denizler, ağaçlar hep kendilerini aldatı­yor zannederler. Ama zevklerine, keyiflerine o kadar düşkündürler ki, bu adamlar hiç onlar­dan şüphe etmezler. Acaba bunların aslı esası var mıdır? Acaba bu gidişimin sonu nereye varacaktır? Bundan hiç şüphe etmezler. Mümin değilken bile kendilerini mü'min zannederler. Mü'min yanında mü'min, kâfir yanında da kendilerini kâfir zannederler. Bütün bunları da ne için yaptıklarını hiç düşünmezler. Çünkü şuurları da yoktur bunların diyor Rabbimiz.

"Allah  da onların hastalıklarını artırmaktadır."

Bunun bir kaç mânâsı vardır:

1 İkiyüzlülüklerinin bir müddet için başarılı sonuçlar verdi­ğini görünce onun iyi bir yol olduğuna inanırlar ve emin bir şekilde yolla­rına devam ederler. Böylece Allah onların nifaklarını artır­maktadır.

2 Ya da onların nefislerine ağır gelecek, yeni yeni âyetler gön­dererek, yeni yeni emirler, yeni yeni teklifler göndererek onların kalplerinin hastalığını daha da arttıracak Allah, demektir bunun mâ­nâsı.

3 Bir de hastalık, hastalığı doğurur. Maraz, marazı davet eder demektir bu. Öyle bir zulmet ki; zulmet, zulmeti doğuracaktır. Bir hata yapacak, bir hatası başka bir hatayı çağıracaktır. Bir israf yapacak, ardından diğer bir israf onu takip edecektir. Bir yalan söyleyecek, ikinci, üçüncü bir yalan peşinden gelecektir. Gözle zina edecek, arka­sından bir fırsatını bulacak elle zina edecek, daha ile­ride nihâyet be­denle bu işi yapmaya kalkacaktır. Bir kadeh alacak, sonra arkasından ikinci bir kadeh, üçüncü bir kadeh ve en so­nunda sarhoş olup hanı­mını boşamaya kadar götürecektir işi. Bir video ala­caktır evine, sonra çirkin bantlara uzanacaktır. Sosyalleşme diye başlayacaktır önce işe, sonra da şeytanın kucağında bulacaktır kendisini. Önce politik diye­cek, sonra da politize olmak isterken dün çok sevdiği adamın yarın karşısına dikilecek ve onu yemeye çalışacaktır. Bir hastalık daha başka hastalıkları doğuracaktır.
İşte aynen bunun gibi münâfıkların kalpleri hastadır ve Al­lah bunların hastalıklarını artırmaktadır. Peki acaba bu eylemin Allah’a izâfesini nasıl anlayacağız? Yâni nifakı ve münâfıklığı lâ­netleyen Al­lah, acaba niçin onların nifakını artırıyor? Allah’ın, onla­rın nifakını ar­tırması, aslında Cenabı Hakkın yeryüzünde eşyanın tabiatı olarak belirlediği doğal yasalar açısındandır. Yâni ister iman olsun ister nifak olsun, tüm fiillerin gerçekleşmesi için gere­ken şartları ve imkânları hazırlayan Allah’tır. Lâkin bu eylemi biz­zat kendi hür iradesiyle ger­çekleştiren insanın kendisidir. Yâni onlar iradelerini bu yolda kullan­mışlar, Allah da istedikleri şeyi ya­ratmıştır, diyoruz.

Zira bu adamlar böyle bir duruma gelmeyebilirlerdi. Dahası, hattâ şu anda bile bu durumdan kurtulma, nifaktan vazgeçme im­kân­larını yitirmiş değillerdir. Her ân vazgeçebilirler, her ân dönebi­lirler bu durumdan. Her ân tevbe imkânına sahiptirler. Dönüş yaptıkları anda Allah onların dönüş kapılarını açık tutmaktadır.
"Yalan söyleye geldikleri için onlara acıklı bir azap vardır."

Yalan saymalarından ötürü onlar için elim bir azap, elem ve­rici bir azap, dayanılmaz bir azap vardır. Yalan sayıyorlardı on­lar.

Yalan sayıyordu onlar. Yalan saymak. İnkâr ediyorlardı de­ğil ba­kın. Yalan sayıyorlar. Peki ne demekmiş yalan saymak? Yalan saymak, inkâr etmekten ayrıdır. Yalan saymanın ne demek olduğunu, yalan sayma işinin toplumda nasıl örneklenmesi gerek­tiğini bugüne kadar bilmiyordum. Bunu örnekleme konusunda gerçekten çok zorla­nırdım. Ama Buhârî’yi okuyordum elhamdülil­lah, Buhârî’de Allah  kar­şıma çıkarıverdi. Allah’ın Rasûlü buyurur ki:

"Çarşı pazarda insanlar dükkan ve tezgahla­rıyla uğraşırken bir atlı koşarak gelse ve dese ki: "Sa­vulun! Dağılın! Kaçın! Başınızın ça­resine bakın! Bir ordu geliyor şuradan! Hepinizi kılıçtan geçirecek” Bu haberi tasdik eden­ler, saddaka yapanlar hemen hazırlanıp kaçarlar. Ama tekzip edenlerse, kezzebe yapanlarsa: “Yok ya! Bu adam ya­lan söylüyor! Bu adam benim ticaretimi kıskanıyor da ondan! Bana kini var, benim kazanmamı istemiyor da ondan! Bana oyun oynayıp paza­rıma konmak istiyor da ondan!” diyerek habere ve haberciye aldırış etmezler. Hiçbir tedbir almadan böyle oyala­nıp dururken başlarına nelerin geleceğini bilemezler” diyor.

Rasûlullah Efendimizin bu beyanına göre kezzebe; inkâr et­mek değildir aslında. Adam sözü anlıyor, söz olarak kabulleniyor. Ta­mam, atlı gelmek nedir? Bunu biliyor, kı­lıçtan geçmek, geçirilmek ne­dir? Bunu biliyor, anlıyor, ama bunu eylem ile göstermiyor. Gereğini yapmıyor. İşte yalan saymak bu­dur.

Meselâ diyorsunuz adama: Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma! diyorsunuz. Adam kar nedir? Soğuk ne­dir? Bunu biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor; ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa işte bu yalan saymaktır. Namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor adam, ama yine de kılmıyor gibi. Hani Müddessir sûresinin son bölü­münde anlatılı­yordu:

"Bizler din gününü yalan sayanlardandık."(Müddessir: 46)

Deniyordu. Dünyada mü'min görünen suçlular anlatılıyordu. Yâni dünyada mü'min zannedilen ama soluğu cehennemin kapısında alan bu insanlara müslümanlar, cennete girenler şaş­kınlık içinde şöyle soruyorlardı:
"Hayrola ya! niye geldiniz buraya? Bir yanlışlık fi­lan mı oldu?" (Müddessir 42 )

Siz mü'min değil miydiniz? Ne işiniz var sizin burada? Buyu­ru­lunca bunlar dört suç sayıyorlar: Bu suçlardan birisi de:
"Biz din gününü yalan sayardık." (Müddessir 46 )

Bakın din gününü inkâr ederdik değil, yalan sayardık. Me­selâ adama soruyorsunuz: Arkadaş ölecek misin? Diyor ki, evet. Dirile­cek misin? Evet. Hesap kitap var mı? Evet. Cennet, cehennem var mı? Evet. Peki Allah  kâdir mi? Yapar mı bunu? Evet, evet, evet.  Hepsine inanıyor adam. Ama bakı­yoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konu­lara aldırış etmeden ya­şıyor. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki adamın, bu inancının hiç mi hiç etkisi yok.

Yâni imanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Na­maz kılması gerektiğine inanıyor, ama kılmıyor. Örtünmesi gerekti­ğine inanıyor, ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan müslümanlık olmayacağına inanıyor, ama farklı yaşıyor. Çoluk çocu­ğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor, ama yaklaşmıyor. İşte yalan say­mak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri amele dönüştürmeye çalışalım inşallah. İnancımızı sadece söz pla­nında, iddia planında bırakmayalım. İmanlarımızı hayatımızla, ey­lemlerimizle yalanlayanlardan olmayalım.

11:"Kendilerine yeryüzünde bozgunculuk yapma­yın! Denildiği zaman."

Böyle yaşayanlara, bu tür insanlara denilse ki: Yeryüzünde boz­gunculuk yapmayın! Fesat çıkarmayın! Yâni yaşadığınız böl­gede. Çünkü yeryüzü hem tüm arz anlamına kullanılır, hem de ki­şinin yaşa­dığı bölge demektir. Çünkü Firavun için öyle denmişti:
"Muhakkak ki Firavun yeryüzünde bozgunculuk ya­pıyordu."(Kasas: 4)

Yeryüzünün her yeri değil tabii. Sadece Mısır’da yapıyordu Fira­vun bunu. Ama âyeti kerîmede yeryüzünde denmiştir.

Onlara: Bölgenizde bozgunculuk yapmayın! Denildiğinde. Artık bölgeniz Meram mıdır? Selçuklu mudur? Karatay mıdır? Tür­kiye mi­dir? Afganistan, Pakistan mıdır? Herkes kendi bölgesinde veya kendi evinde, kendi dükkanında bozgunculuk yapmasın! De­nildiğinde derler ki:
"Bizler ancak ıslah edicileriz! Derler."

Hayır, biz bunları, bu yaptıklarımızı düzen için yapıyoruz! Dü­zenlemek için yapıyoruz derler. Allah  diyor ki bakın:

12:"Dikkat edin! (Gözünüzü açın!) Onlar aslında gerçek bozguncular da farkında de­ğiller!"


Ey mü'minler! Ey Kur’an’ın muhatapları! Ey Kur’an’la çev­reyi ta­nıması gerekenler! Ey hadîselere Kur’an’ın gözlüğüyle bakması ge­rekenler! Ey Kur’an’la hem kendilerini, hem de çevrele­rini tanıması gerekenler! Açın gözünüzü ve dikkatli olun! Dikkatli dinleyin ki:
"Onlar aslında gerçek bozguncular da farkında de­ğiller!"

Sakın ha! Bu insanların kendi kendilerine düzenci kesilmele­rine inanmayın! Aldanmayın! Onlar aslında düzen bozu­cudurlar.

Peki düzen bozmak ne demektir? Düzen ne demektir? Bu ko­nuyu tek cümleyle özetlersek: Allah’ın düzen dediği şey düzendir, dü­zensizlik dediği de düzensizliktir. Düzen, ya da düzensizlik, fe­sat, ya da sulh, ifsat, ya da ıslah bunlardan biri mü'minin tavrı, di­ğeri de mü­nafığın tavrıdır. Veya değişik söyleyelim: Bunlardan biri imanın so­nucu, diğeri de küfrün sonucudur. İnancın gereği olan amel ameli salihtir. İmansızlığın gereği olan amel de ameli gayri salihtir.

Fesat; ıslahtan sonra yapılan şeydir. Yâni fesat bozmadır, dü­zeni bozmak demektir. Allah: Ben arzı ve ondakileri düzenle­dikten sonra sakın onu bozmayın diyor. Allah düzenlediği arzda bir vakte kadar bizim oturmamızı istemiş ve onun ıslahı ve fesa­dından bizi so­rumlu tutmuştur.

Öyleyse işimiz küfür ve şirk değil imandır. İsyan değil itaattir. Bozmak değil yapmak, ihtilal değil intizam, zulüm değil adâlet, fe­sat değil ıslahtır. Allah arzı yarattı, düzene koydu, Adem’i ve soyunu gön­derdi oraya. Adem Aleyhisselâm dünyaya geldiği zamanlar düzen de­vam ediyordu dünyada. Sonradan insanlar düzeni bozdular, ifsadı gerçekleştirdiler.

Meselâ bir eve yeni bir gelin gelir. Evin sahibi ona bir düzen­den söz eder: Bu minder burada olmalı! Bu sürahi buraya konmalı! Buraya ekmek konmamalı! Sofra şuraya serilmeli! gibi. İşte gelin bu denenler konusunda öyle yapmalı ve düzeni bozmamalıdır. Ama bu gelin denmeyenler konusunda da serbesttir ya. İşte Cenabı Hak da Hz. Ademe Aleyhisselâm yeni getirdiği bu evde, bu dünyada bir kısım düzenlerden söz etti: Kan dökmeyin! Adam öldürmeyin! Zina etmeyin! Küfretmeyin! Münâfıklık etmeyin! Namaz kılın! Oruç tutun! Buyurmuş ve böylece yeni geldikleri bu evin düzenini bil­dirmişti. Adem ve soyu bu denenlere aynen riâyet etmek zorunda iken, denmeyenler, serbest bırakılanlar konusunda da serbest hareket edeceklerdi.

İşte bir süre yeryüzünde Allah’ın koyduğu bu düzene riâyet edildi. Ama Hz. Adem’in oğlu Kabil bu düzeni bozuverdi. Adam öldürdü. Sonra her düzen bozulduğu dönem Allah Peygamber gönderdi bu bozulanlara çeki düzen vermek için. Bir Nuh gönderdi düzeldi, ama arkasından yine bozuldu. Sonra bir Peygamber daha gönderdi düzeldi, arkasın­dan yine bozuldu, yine peygamber gönderdi. Sonra Hz. İsa’yı ve en sonra da Hz. Muhammed’i, Aleyhisselâm gönderdi. İslâm’dan sonra özellikle bu iş geçerlidir. Çünkü artık başka peygamber gelmeyecektir.

Evet bozmak demek; Yeryüzünde Allah’ın koyduğu düze­nini bozmak demektir. Allah’ın isteklerinin dışına çıkmak, Allah’ın istedik­lerinden farklı yaşamak demektir ve bu münâfıkların işidir.

Meselâ bir zamanlar Afganistan’a gidenler düzen için gidiyorlardı. Vietnam’a giderken de öyle gitmişlerdi. Irak’a gelenler de öyle gelmişlerdi. Somali’ye girerlerken de orada bir bozukluk gör­düklerini ve düzeltmek için gittiklerini söylüyorlardı alçaklar. Ve nihâyet tüm dünyaya demokrasi ihraç ederlerken de hep düzen için yapıyorlardı bunları alçaklar. Ama bütün bu gidişler İslâm’a göre düzen değilse, düzensizlik, ya da düzen bozma, bozgunculuk diyorduk.

Ali Şeriatî’nin ifadesine göre Fransız Renault fabrikasının sa­hibi orta Afrika’da kabile reislerinden birinin altına son model altın kaplamalı bir araba hediye eder. Reislerinin altında bu ara­bayı gören kabile mensuplarının her biri de bu arabalardan birer tane almak zo­runda kalırlar. Böylece tüm kabile attan inip arabaya binmek zorunda kalırlar ve birden bire hayatları değişiverir. Fabri­kanın müdürü patro­nuna sorar: Mösyö, söyler misin, niye bu adamların düzenlerini boz­duk? Neden bu insanları da kendimiz gibi huzursuz yaptık? Araba fabrikasının sahibi der ki: Müdürüm biz at imal etmiyoruz, biz araba imal ediyoruz ve bize de bu iş için para lâzım, pazar lâzım, der. Evet bütün mesele para ve pazar. Bunun için de gözlerine kestirdiklerine kalkınma, ilerleme, modernizm gibi hedefler gösterirler. Sonra da on­ları asimilasyona tabi tutarak kendi kültürlerini, kendi dinlerini yerleşti­rirler.

Bu değişim, ya da toplumların düzenlerini bozma her za­man böyle kolay ve kendiliğinden olmayabilir. Kimileri bu münâ­fıkların kendilerine empoze etmeye çalıştıkları değişime karşı ayak diretebilir. O zaman bu işin imkânsız görüldüğü yerlerde de silah­lar konuşmaya başlar ve toplu imhâlâr devreye girer. Meselâ bu münâfıkların değişi­mini kabule yanaşmayan Brezilya’da virüslenmiş elbiselerle yüz bin­lerce Brezilyalı yok edilmiştir. Suçları batılılaşmamak, bâtılı münâfıkla­rın kendilerine empoze ettikleri hayat tarzını kabul etmemek, ya da kendi düzenlerini değiştirmeye yanaşmamak. Tüm dünyada düzen­leme adına düzensizliği ikâ­meye soyunan bu münâfıklar, sundukları bu düzensizliğe karşı ayak direten Afrika’dan yüz milyon, Amerika’nın yerlilerinden ise doksan beş milyon insan katletmişlerdir. Bu iş için Ortadoğu ve Asya’da öldürdüklerinin adedi belli değildir. Milyonlarca insanın kanına girerlerken bu görevi de bir insanlık borcu olarak yap­tıkla­rını söylüyorlardı. Zira beyaz Avrupalı’nın dışında herkes düzen­siz, barbardı.

1942 yılında kendini dünyanın en medeni milleti kabul eden İn­giltere, Çin'i top ateşine tuttu. Sebep neydi dersiniz? Sebep Çinliye afyon içirebilmekti. İngilizler afyon imal etmişler, bu afyonu da Çin’e Ja­ponya’ya satmak, Çin ve Japon insanına içirmek istiyorlardı.

Japon halkı ayak diretmiş, bizim törelerimizde afyon içmek yok­tur, biz bunu kullanmayacağız diyordu. İngilizlerin silahlarına he­def olan binlerce Japon bu yüzden hayatını kaybetti.

Ama işin acısı bu defa batılılar afyondan daha zehirleyici, ero­inden daha fazla öldürücü olan demokrasiyi imal ettiler. Güzel güzel ambalajlar içinde tüm dünya insanlığına bunu sunmaya başladılar. Yeryüzünün düzeni adına yapıyorlardı bunu. Bu zehiri içmeyi kabul etmeyip diretenler oldu mu silahları konuşmaya baş­ladı. Sadece Ce­zayir ve Tunus'ta iki milyon insan Fransızlar tara­fından öldürüldü. Ateşli silahlarla Latin Amerika’da, Afrika’da ve Asya’daki milyonlarca insanı köleleştirdiler. İddiaları bu insanları medenileştirmekti. Güya bu insanlar bozuk yaşıyordu da bu bo­zukluğu düzeltmeyi hedefliyorlardı.

Eğer bir ülke insanı kendi değerlerine sahip çıkıp bunların em­poze etmeye çalıştıkları düzeni reddetmeye kalkışırsa barış tehlikeye düşmüştür bunlar için. Hemen harekete geçerler. Bu ba­rış sevdalısı münâfıklar Körfezde çıkarları söz konusu oldu mu hemen gemilerini yürütüverirler. Beş yüz milyon ton bomba atarak dört yüz bin Iraklı müslümanın kanını akıtıverirler. Yeter ki orada kendi düzenleri de­mokrasi hâkim olsun. Bunlar düzen bozucu­durlar, bunlar halis münâ­fıktırlar.

Dönüyoruz şimdi kendimize: Elektrik kabloları, lavabo mus­luk­ları da dahil olmak üzere evimizdeki tüm eşyaları sokağa döke­lim. Evi yeniden düzenlemek için yeniden yerleştirelim. Eğer İslâm o yerleş­tirmeye düzen demiyorsa bozgunculuk demektir bu. Yâni İslâm onlara ihtiyaç demiyorsa, tamam bu da olmalı! Bu da ihti­yaçtır! Evde bu da bulunmalı! demiyorsa, biz Allah’a ve Peygam­bere sorarak düzen yapmadığımız için bizimki de bozuk demektir ve biz de düzen bozu­cuyuz demektir.

Çocuğumuza aktardıklarımız, kendi kafamıza yerleştirdikle­rimiz, eğer Allah ve Resûlüne sorulmadan yapılmışsa, biz de düzen bozuyoruz demektir. Biz de ifsat edenlerdeniz demektir. Kafamızı şöyle bir keselim; içindekileri bir masanın üzerine boşaltalım ve çağı­ralım kitap ve sünneti. Diyelim ki ya Rabbi, ya Rasûlallah! İşte ben bi­lir bilmez bütün bunları doldurmuşum kafamın içine! Ama anladım ki bunu size sormadan yapmışım! Şimdi pişman oldum. Bunlardan lâ­zım dediklerinizi, kalsın dediklerinizi tekrar koyacağım ve gereksiz bulduklarınızı atacağım! desek, acaba neler kalır oraya koyabileceği­miz, bir düşünün! Şimdi bu Allah’ın verdiği kafanın düzenini bozmak değil de nedir ya? Ama kendi arzumuzla kafamıza yerleştirdiklerimizi kastediyorum tabii. Yoksa biz istemeden gardi­yanların okudukların­dan öğrendiklerimiz değil tabii. Hani gardi­yanlar sürekli bir şeyler okurlar, mahkûmlar da mecburen öğre­nirler ya, o ayrı. Ben onları kastetmedim.

Soralım Rasulullah’a: Ya Rasûlallah bilir bilmez bir sürü şey yerleştirmişim ben bu kafaya, gel şunları yeniden bir yerleştire­lim! di­yelim. Nerede kullanacağımıza göre yerleştirmeliyiz ama. Meselâ adam Bakara öğreniyor para kazanmak için, Âli İmrân öğ­reniyor do­çent olmak için, Nisâ öğreniyor kitap yazmak içinse bu da bozuk dü­zen olacaktır elbette. Mahza kulluk için öğrenilenlere, amele dönüş­türmek ve hayatı onunla düzenlemek üzere öğrendiklerimize düzen diyor Rabbimiz.

Bunun dışında, meselâ şehri yeniden düzenlemek için başa ge­çirelim birini, veya adam işte okulda düzen için kurallar koyuyor, fabrikada kurallar koyuyor, evde kurallar koyuyor düzen için. Eğer Al­lah, onun koyduğu kurallara düzen demiyorsa, bizim koyduğu­muz ku­rallara düzen demiyorsa, o zaman biz de düzen bozucu­lardanız de­mektir, Allah korusun. Meselâ hanımın şöyle davran­ması için bir kural koymuşuz. Eğer buna İslâm düzen demiyorsa, düzen bozmadır bu. Biz istediğimiz kadar düzen diyelim buna. Perdenin şeklini şöyle yap­tın, döşemenin biçimini böyle yaptın, eğer İslâm buna izin veriyorsa tamam, değilse hepsi bozmadır, hepsi ifsattır bunların. Eğer şöyle di­yorsanız: Efendim burada kastedilen itikadi düzensizlik değil mi yâni? Bu anlattıklarınızla ne ilgisi var? Bunlar itikadla alâkalı şeyler değildir. Bunlar sosyal ve ameli şeylerdir, filan diyorsanız. İyi de her amel bir imandan kaynaklanmıyor mu? Yâni yeryüzünde görüntülenen bir bo­zukluktan bahsediliyor bu­rada. Amele dönüşmüş bir bozuk inançtan, bir bozuk imandan söz ediliyor âyeti kerîmede. Bakın:
"Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın."

denmiştir. Sonra da iman konusu gelecek:
Diye. Öyleyse fesat, kişinin hayatında görüntülenen bozuk­luğu­dur. Meselâ ikinci kat mesabesinde bir ev yapıyordu sahabe de Allah’ın Rasûlü razı olmuyordu buna. Çünkü imanın dışta gö­rüntü­süydü, ve düzeni bozmaktı bu. Veya Hz. Ömer Efendimiz şehir planı­nın kurallarını koyuyordu ve kim onu bozarsa bozguncu oluyordu ta­bii.

Demek ki biz, bulunduğumuz bölgenin düzenini Allah’a so­rup yapacağız. En küçük biriminden en büyük birimine kadar hayatın dü­zenini Allah’a sormadan yapmayacağız. Me­selâ kazanma ve har­cama düzenimizi, cüzdan düzenimizi Allah’a sorup yapacağız. Aksi takdirde biz de bozguncuyuz demektir Allah  koru­sun.

Meselâ insanın eğitiminde düzen, kesinlikle Allah’a sorul­madan yapılmamalıdır. Birileri bir düzen koymuş ortaya ve de­mişler ki, işte efendim önce şunlar şunlar öğretilmelidir. Eğitimde şunlar şunlar önceliklidir. Eğer bütün bunlar Allah’a ve Resûlüne sorulmadan yapı­lıyorsa, Allah’ın öncelik tanıdıklarını sonraya al­mak şöyle dursun, adına bile izin verilmiyorsa bozmadır bu. İfsattır bu. Düzen sahibi olan Allah’a sormadan, vahye müracaat etmeden hukuk yapmaya çalı­şanların yaptıklarının tümü ifsattır. Ekonomiye düzen vermeye çalı­şanların yaptıklarının tamamı ifsattır. Allah’ın düzeninden habersiz kı­lık kıyafet düzeni yapmaya kalkışanların tamamının yaptıkları ifsattır, bozmadır.


Mahmut Toptaş tefsiri:
İnsanlar içinden bir kısmı inanmadıkları halde "Allaha ve ahiret gününe iman ettik" derler.
Müslümanlar için en tehlikelisi bu münafıklardır. Çünkü bizim gibi giyinir, bizim gibi görünür. Kur'an'ı okumaz ama bizden fazla öper. Bi­zim toplantılarımıza katılır. Fikir beyan eder. Hacca gider. Cübbe giyer ama bizim gibi iman etmez. O kendi çıkarlarını ve kafir yandaşlarının çı­karlarını gözetir.
Durupdururken hiç gereği yokken Allah rasûlünün huzurunda şehadet kelimesini söyleyi verirler. Allah (c.c.) da onların yalancı olduğunu Rasûlüne bildirir.
Onları tanımak için konuşma üsluplarına dinlerken yüz hatlarına da dikkat edildiği takdirde Allah dileyince anlaşılabilir.[1]
Münafıklar, müslümanlara zarar vermek, ayrılık tohumları ekmek, Allah ve Rasûlüne harp açanlara yardım etmek için müslümanların ara­sında kalırlar. Tanınmamak için de şehadet kelimesi getirirler.[2][65]
Müslümanların yanında olmak onlara fayda veriyorsa onlara uyarlar.[3][66]
Sanki Allah (c.c.) günümüz münafıklarını bize tanıtıyor. "Sankisi" fazladan. Allah her çağın münafıklarının ortak taraflarım açıklıyor.[4][67]

(9) Allahı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki yalnız kendilerini aldatırlarda farkında olmazlar.
Münafık iki tarafada yaranamaz. Sonunda zararı kendisi görür. Alla­ha hile yapmaya kalkarlar.
Hud'a: Görüldüğünün zıddı hareketle karşı tarafa zarar verme planı­dır. Hud'a: gizlenmedir.
Allah insanların gizlediklerini de açıkladıklarını da bildiği için[5][68] Allaha hile yapmalarından kanıd, Rasûlüne yapılan hiledir. Rasûlüne Öylesine önem veriyor ki ona yapılan kötülüğü kendine yapılmış kabul ediyor. Ona yapılan biati, bağlılığıda yine kendine yapılmış kabul ediyor.[6][69]
Müminleri aldatmaya çalışanlar da geçici bir zaman için bundan çı­kar sağlayabilirler. Müminleri ihbar ederek belirli makam ve mevkiler el­de edebilirler ama bu çıkarları karanlık gecedeki yıldırım ışığından fay­dalanmak kadar ani ve geçici olur.
Tarih boyunca bu iki tarafada yaranamayan münafıkların boynu gi­yotine, idam sehpasına, takılıp kalmıştır.
Rabbimiz onları şöyle tarif eder: "Bunların arasında çalkalanıp du­rurlar. Ne onlar taraf nidadırlar, ne bunlar tarafındadırlar." (Nisa 143) Ya­ni cami ile kilise arasında kalmış insanlar.
Üstü açık kilisedeki heykelin üstüne bir kuş hergün pislermiş. Papaz bundan rahatsız olmuş. Birgün heykelin yanma şarap koymuş. Kuş gel­miş heykele pislemiş, şarapdan içmiş ve sarhoş olmuş, sızmış. Papaz ku­şu eline almış ve şöyle söylemiş: "Madem müslümandın niçin şarap içtin. Madem Hıristiyan'dın niçin heykele pisledin. Senin hakkın ölüm" deyip başını koparıvermiş.
Allah rasûlü kendi devletindeki münafıkları öldürmemiş. Bildiğini onlara bildirmemiş. Yeminlerine ve şehadet kelimelerine inanır görün­müş ama onlara karşı dikkatli olmuş.
Kendisi vefat ederken münafıkların isimlerini Huzeyfe (r.a.)'ye bil­dirmiş. Böylece devletin bunlardan zarar görmesi önlenmiş.
Günümüzde kafirlerin localarında viski, votka içen cuma veya bay­ramlarda bizimle görünen çıkarcılar bilsinler ki, iki tarafda da bir köpek kadar değerleri yoktur.
Peki bunu, bu iki yüzlülüğü neden yaparlar? Kendinden önceki mü­nafıkların kötü sonucunu gördüğü halde niye aynı nifak yolunda devam ederler? [7][70]                                                                      

(10) Onların kalblerinde hastalık vardır. Allahda onlann hasta­lığını artırmıştır ve yalan söyledikleri için onlara acıklı bir azap var­dır.
Esrarkeşin, eroinmanın içtiği şeylerin kendisini Ölüme götürdüğünü gördüğü ve bildiği hâlde yine aynı kötülüğe devam ettiği gibi münafık da küçücük dünyevî çıkarları için ileride başına gelebilecek büyük zararları görmezlikten geliyor.
Bu bir hastalıktır. Tedavisi için Rasûlullaha ve onun yolunda olanla­ra müracaat etmedikleri için Allah onların hastalığını artırdı.
Yedinci âyette "Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürledi" buyuruyor.
Görünüşe göre cebrilik var gibidir. Yani Allah dilediğinin kalbini mühürlüyor. Dilediğinin münafıklığını artırıyor.
Ancak Allah (c.c.) bunların yapılmasına sebeb olarak yine kişilerin yaptıkları kötülükleri gösteriyor.
Yani kul kötülüğü istiyor, rabbimizde yaratıyor. Eski batıl dinlerden bir kısım iyi niyetli bilginler şerri, kötülüğü Allah yaratmaz, O'nun sanma . yakışmaz mantığından hareket ederek hayır tanrısı ve şer tanrısı diye ilahlar türetmeye gitmişlerdir. Biz hayrı da şerri de Allah yaratır diyerek tevhide inanırız.
Bugün müslümanlara en büyük zarar müslümanlığı tam atamamış, batı standartlarını tam tutamamış ikisi arasında bocalayan hasta tiplerden gelmektedir.

(11) Onlara "yeryüzünde fesad çıkarmayın" denildiğinde: "Biz ıslahatçılarız" derler.
İlk insanın imanı tabiatın ilk yaratıldığı günlerdeki gibi tertemizdi. Karalar, denizler ve havalar müminlerin imanı gibi pırıl pırüdı.
Önce imana şirki bulaştırdılar. Allanın kanunlarını hiçe sayarak kendilerini ilahlaştırdılar. Ondan sonra tabiata da müdahale ederek gönüllerindeki pisliği tabiata da akıtmaya başladılar. Rabbimiz: "Ey iman eden­ler! Müşrikler ancak pisliktir" buyurur[8][72].  O tertemiz elbiseleri­nin içinde kara gözlüklerinin gerisinde tabiatı kirletmek, dünyanın her ta­rafında anarşi çıkartıp insanların kanını paraya çevirmek, kimyasal silah­lar satarak midesini patlatmak için koşan bu hasta adamlar: "Yahu etme­ğin, eylemeyin yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın" deseniz, onlar "biz Yalta zırvasında, Malta zırvasında, Londra zirvesinde insanları ıslah için bir araya geliyoruz" diyorlar. Peki ama her zirvenizin sonunda Hamada, Halepçe'de, Afganistan'da İran'da, Grenada'da, Azerbaycan'da yüzbinlerce insan öldürülüyor.
Rabbimiz bizi bu ikibinli (bin dörtyüzlü) yıllarda bizi uyarıyor:













Bakara 6-7: Allah yokmuş gibi yaşayan ve kalpleri mühürlenenler


Diyanet tefsiri :
6. Küfür (küfr) kelimesinin lügat mânası "örtme"dir, kâfir de "örten" demektir. Ektiği tohumun üzerini toprakla örttüğünden dolayı çiftçi için de kâfir kelimesi kullanılmıştır. Din dilinde küfür, "hak dinin getirdiği gerçekleri kabul etmemek, onların üstünü örtmek, yok saymak"tır. Dilimizdeki "inkâr etmek" tabiri bu mânaya, diğer kelimelerden daha uygun düşmektedir. Ayrıca Türkçe'de küfür kelimesi terim anlamı yanında "sövme, hakaret etme" mânasına da geldiği için gerek burada gerekse meal ve tefsirin diğer yerlerinde çoğunlukla "küfür" yerine "inkâr", "kâfir" yerine de "İnkarcı" veya "inkâr eden" kelimeleri tercih edildi.

Fatiha sûresinde doğru yolda olanlar, doğru yoldan sapanlar ve Allah'ın gazabına uğrayanlardan söz edilmişti. Bakara sûresinin ilk âyetlerinde doğru yolda olanların (muttaki müminler) en önemli özellikleri dile getirildi. Bu âyetlerden itibaren de doğru yoldan sapanların, Allah'ın gazabına uğrayanların ahlâk ve tutumlarıyla akıbetleri anlatılıyor.

Âyetin niteliklerini verdiği "inkâr edenler", hak din karşısındaki olumsuz düşüncelerini ve tutumlarını gizlemeyen, tercihlerim açıkça inançsızlık ve red yönünde kullanan, zaman geçtikçe inkarcılıkla şartlanan, başka düşüncelere ve inançlara (bu arada hak dine) kulaklarını, göz ve gönüllerini kapayan kimselerdir. Kulakları, dikkat ve idrakleri ilâhî irşada kapalı olan inkarcılara nasihat ve uyarının fayda vermeyeceği, uyarıların ancak gerçeği arayan ve Allah kelâmını dinleyenler üzerinde etkili olacağı açıktır.
Hz. Peygamber inkarcılarla çok meşgul olmuş, onların İman ehline katılmalarım istemiş, gayretlerinin fayda vermediğini gördükçe de üzülmüştür. Bu sebeple Allah Teâlâ zaman zaman peygamberine iman-küfür gerçeğini anlatarak onu teselli ve teskin edip âdeta şöyle demiştir: "Habîbim! Bütün gayretlerine rağmen onların inkârdan vazgeçip imana gelmemelerinin kusuru sende ve tebliğ ettiğin dinde değildir, kusur kendi irade ve tercihleriyle inkârlarında ısrar eden, kulaklarını hak söze kapalı tutanlardadır. Sen ne kadar uğraşırsan uğraş böyle kâfirler iman etmeyeceklerdir."
7. Kur'ân-ı Kerîm'de insanların doğru yoldan sapmaları (dalâlet) veya doğru yolu bulmaları (hidayet), iyilik veya kötülük yapmaları, bunlardan birini tercih etmeleri (irade, meşîet); hakikate his, düşünce ve idrak kapılarını kapamaları (mühürleme, perdeleme) sonucunu doğuran fiiller birçok âyette Allah'a nispet edilmekte, Allah'ın onlara böyle yaptığı, yaptırdığı ifade edilmektedir.
Allah Teâlâ ilim, hikmet ve adalet sahibi olduğuna göre hem kullarına, onların irade ve etkileri olmadan günah isletmesi, onları doğru yoldan saptırması, kalplerini mühürlemesi hem de bunlardan dolayı kullarını ayıplaması, cezalandırması düşünülemez. Aynca pek çok âyet ve hadiste kulların iradelerinden, belli alanlarda hürriyete sahip olduklarından ve serbest tercihleriyle yapıp ettiklerinin iyi veya kötü sonucunu elde edeceklerinden söz edilmektedir.
Aklın hükmünü ve naklin (vahiy) rehberliğini birlikte değerlendiren Ehli sünnet âlimleri şöyle bir sonuç çıkarmışlardır: Kader Allah'ın ezeldeki bilgisi ve hükmü, kaza ise yaratılmışlar âleminde kaderin icrasıdır, yerini bulması ve uygulanmasıdır. Kulların hür ve serbest bulundukları alanda ne yapacaklarını, neyi tercih edeceklerini ezelde bilen Allah Teâlâ, o alanda kader ve kazâyı bu hür tercihe uygun kılmıştır. Bu düzeni kuran güç ve irade, varlıklara mahiyet ve özelliklerini veren yaratıcıdır.
Bu noktadan bakıldığında kulun serbest iradesiyle yaptığı fiiller de dahil olmak üzere her şey O'nun ilim ve iradesine uygun olarak oluşmakta ve gerçekleşmektedir. O istemeseydi kul irade ve tercih sahibi olamazdı; hayrı veya şerri, doğruyu veya yanlışı, küfrü veya İmanı tercih edemezdi; kulağını hak davetine açamaz veya tıkayamazdı. Bu anlamda "hidayete erdiren, saptıran, mühürleyen, hayrı veya şerri işleten Allah'tır." Bu makro düzeyden mikro düzeye inilerek kulun hayatı, idrak ve şuuru içinde olup biten davranışlara bakıldığında, kula ait hürriyet, irade ve tercih ortaya çıkmakta, etkili olmaktadır. Davranışları değerlendirmeye, aidiyeti tespite böyle yaklaşıldığında, doğru veya yanlış yola giren, hayır veya şer işleyen, mümin veya kâfir olan, idrakini sınırlayıp karartanın... kulun kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Ayet ve hadisler farklı üslûplarla bu iki bakış açısını da dile getirmekte, gerçeğin her iki yönden de görünüşünü vermektedir. Nitekim Nisa sûresinin 155. âyetinde kâfirlerin kalplerinin kılıflanması veya mühürlenmesi, onların irade ve tercihlerini bu yönde kullanmış olmalarına bağlanmıştır. Yûsuf sûresinin 105. âyetinde de kâfirlerin yer ve göklerde mevcut olup Allah'ın varlık ve birliğini gösteren nice delili (âyet) görmemek için yüzlerini çevirip geçtikleri ifade edilmiş, böylece "kalplerin kılıflanması ve mühürlenmesi"nin mânasına, sebebine ve bu oluşta kulun tesirine ışık tutulmuştur. Şu hadîs-İ şerif de konuya bir başka yönden açıklık getirmektedir: "Mümin bir günah İşlediğinde onun kalbinde bir nokta oluşturur. Kul tövbe eder, günahı terkeder ve pişmanlık duyarsa kalbinden o lekeyi siler; aksine günaha devam eder ve arttınrsa leke de artar, sonunda bütün kalbini kaplar ve kilitler. Allah'ın "Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır" buyruğundaki "karartma"dan maksat budur.

Sonuç olarak insanlara ceza ve azap görmelerini gerektiren günahları işleten, onları buna mecbur barakan Allah değildir. Onlara irade, tercih, güç gibi imkânları ve kabiliyetleri veren Allah'tır. Bunları O'nun rızâsı veya gazabı yönünde kullanan, sarfeden -ki, bu sarfa "kesb" denilmiştir- insandır. Dünyadan göçüp giderken insanın elinde ya cennetin anahtarı ya da cehennemin ateşi vardır. Bunları o kesbetmiştir. Dünya hayatı, sermayesi ömür olan bir ticarettir, bunlar da kulun elde ettiği kazanç veya uğradığı zarardır.

Prof. Bayraktar Bayraklı tefsiri:
Küfür Ve Peygambere Direnç:
Bakara/1-5, ayetleri muttakiyi (takva sahibi kimseyi), 6 ve 7. ayetleri de kâfiri anlatır. Bu ayetlerde kâfirin iman eğitiminden niçin nasip alamayacağı açıklanmaktadır.
(ke-fe-re), 'örtmek, gizlemek' manalarına gelir. Gecenin varlıkları gizlemesi, tohumun toprağın altına atılıp örtülmesi gibi durumlar da bu kavramla ifade edilmektedir.
Küfr, 'nankörlük' manasına da gelir. Küfrân-ı nimet, nankörlük demektir. Küfür kavramı, Enbiya/94'de nankörlük manasında kullanılmaktadır:
(Onun gayretine nankörlük olmaz).
Bu ayet "onun sarfettiği emek, görmezlikten gelinemez" şeklinde de anlaşılabilir.

Ayrıca (Yapacağını yaptın. Sen nankörün birisin) [Şuara/19] ayetindeki kafir kelimesi, nankör anlamında kullanılmıştır. Genelde kafir'in 'inkar' anlamı, (cehade) kavramı ile ifade edilmektedir.

Kalpleriyle yakînen bildikleri halde, kendi kendilerine zulüm yaparak, kibirlenerek bütün mucizeleri inkar ettiler [Neml/14] ayetindeki cehade kavratu bu manadadır.

Ankebut/47'de kâfir ile cahd kavramı yanyanadır:
 (İşte böylece sana bu kitabı indirdik. Onun için kendilerine kitap verdiklerimiz, ona iman ediyorlar. Şunlardan da, ona iman eden nice kimseler vardır. Ayetlerimizi ancak kâfirler bile bile inkar eder). [Ankebut/47]
Burada cehd fiil, kâfir de onun failidir.
Kâfirin eylemi, cahd kavramıyla ifade edildiğine göre; küfr, tevhidi, dini ve peygamberliği inkar etmektir. Böylece küfür fiili, Allah'ın ayetlerini ve mucizelerini kabullenmeyerek insanın küfre düşmesidir.
Yukarıdaki ayetleri biraz daha açtığımızda şu gerçekleri de görmemiz mümkündür:
a. İnkar psikolojisine bürünmüş insanların en önemli özelliklerinden biri, peygamberlerin uyarısına aşın bir tepki göstermeleridir.
Bu durum bütün peygamberler için böyle olmuştur. İşte Bakara/6'da Yüce Allah, Peygamberimiz'in uyarılarına aldırış etmeyen; uyarının yapılması ile yapılmamasının, onlar için denk olduğu söylenen bu insanların eğitileme-yeceği gerçeğini vurgulamaktadır.
Eğitimciler, herkesin eğitilebileceği ilkesinden hareket ederler. Ancak eği-alemeyecek insanların da varlığı bir gerçektir. İşte bu ayette, eğitimden etkilenmeyeceklerin olabileceğine işaret edilmekte, bir din eğitimcisi olarak peygamberlerin dikkati çekilmektedir.

b. Eğitimcinin faaliyeti bir sihirli değnek değildir. İnsanları yola getirmek isteyen peygamberlerin, her istediklerini gerçekleştirmeleri imkansızdır. Psikolojik bakımdan hazır olmayan insanların ilahî çağrıdan olumlu manada etkilenmeleri, imkan harici olmasa bile pek zordur. Herkesi doğru yola getireceğim düşüncesi, gerçekleşmesi muhal olan bir idealdir.
Konuyla ilgili olarak Yüce Allah, Hz. Peygamberi defalarca uyarmaktadır:
(Bu yeni kitaba inanmazlarsa, arkalarından üzüntüyle neredeyse kendini harap edeceksin). [Kehf/6]
(Onları doğru yola iletmek senin görevin değildir. Fakat Allah, dilediğini doğru yola iletir). [Bakara/272]
Din eğitimi bir akıl ve gönül işi olduğu kadar, aynı zamanda bir nefis eğitimidir. İnsanların beyninde, gönlünde ve nefsinde bir anda etkili olmak, onları yönlendirmek kolay iş değildir. Böylesine bir yük altına girmek, insana bir sıkıntı verebilir, onu ümitsizliğe ve karamsarlığa götürebilir. İnsanın, kendini hasta edecek kadar sıkıntıya sokmasının bir anlamı olmadığını ifade eden bu ayetler, din eğitimcilerini uyarmaktadır.
Diğer taraftan Bakara/272 ayeti, küfürden imana dönüş gibi önemli bir değişimin arkasında peygamberin değil, ilahî iradenin bulunduğu esasım vurgulamaktadır. Bu manadaki hidayetin, yani değişimin, peygamberin eğitim alanına girmediği ilkesini benimsemeleri gereken din eğitimcileri, kendi faaliyet alanlarını iyi belirlemelidirler.

c. Peygamberlerin faaliyet alanlarının nihaî ucunda/doruk noktasında inzar (uyarı) vardır, ama asla zorlama yoktur:
(Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi kesinlikle iman ederdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?) [Yunus/99]
Yüce Allah, iman alanında zorlamanın olmaması gerektiğini açıklarken, iradî imanın önemine işaret etmektedir. Bu bakımdan, Hz. Peygamber'den, iman konusunda hiç kimseyi zorlamamasını istemektedir. Uyarının ötesine geçmek, din eğitiminin başarısını düşürür. Bu nedenle, insanların imana gelmesi konusunda, aşın sıkıntıya ve üzüntüye girmeyi ve bunda ısrarlı olmayı Kur'an cehaletle vasıflandırmaktadır.
İnsanlann imana/hidayete gelme konusunda aşın tepki göstermeleri evensel bir davranış şeklidir. En'âm suresinde bu kanuna dikkat çekilmektedir:

Onların söylediklerinin, gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler, Allah'ın ayetlerini inkar ediyorlar. Andolsun ki, senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar, yalanlanmalarına, eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler, sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur. Muhakkak ki, peygamberlerin haberlerinden bazısı sana da geldi. Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geliyorsa, gücün yeterse yerin dibine bir tünel kaz, yahut göğe çıkabileceğin bir merdiven edin de onlara bir mucize getir! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerine toplayıp birleştirirdi; o halde sakın câhillerden olma). [En'âm/33-35]
Peygamberlere gösterilen bu aşın tepkinin nedeni, peygamberlerin kendileri değil, Allah'ın ayetleridir. Bundan dolayı sabretmek gerekir. Halkın, tevhid inancına ilk anda tepki göstermesini büyütmemek lazımdır. İnkar psikolojisine girmiş bir insana, yerin dibinden veya gökten mucizeler getirsen de inanması mümkün değildir. Bu ilkeleri bilerek davranmak ve kendisinin hidayet verici olmadığını bilmek, tebliğci için zorunlu bir yoldur. Aksine davranmak, bir usûl hatasıdır ve Kur'an bunu cahillik olarak nitelendirmektedir.
Küfürden imana geçiş dediğimiz hidayet gibi bir değişimin, ilahî takdire âit olduğunun bilinmesi ve ona uyulması gereklidir. Din adamları, uyarı ile zorlamanın çizgisini iyi ayırmalıdırlar.

İnkara Götüren Sebepler:
Kişiyi inkara götüren sebepler pek çoktur. Bunlar arasında şunları sıralayabiliriz:

A) İnsanın İnkarı İradesinin Eseridir:
Kulun Allah'ı inkarı da ilahî iradenin hiçbir etkisi yoktur. Onun içindir ki, Bakara/6'da "küfredenler" ifadesi yer almaktadır. Aynı şekilde Zümer/7 ayeti şöyledir:
Eğer inkar ederseniz, kesinlikle Allah sizden uzaktır. Allah kullarının küfrüne razı olmaz. Eğer inanırsanız (şükrederseniz] sizden razı olur.
Allah, kulunun inkannda ona müdahele etmediğini, Kendi nzasının imandan yana olduğunu beyan etmek suretiyle, insanı tercihinde serbest bıraktığına işaret etmektedir. Demek ki inkann arkasında, insanın kendi iradesi ve tercihi yer almaktadır.

B) Kültür Mirası
Her toplumun kendine has bir kültürü vardır. Kültür meydana getiremeyen varlıklar, yaşama hakkına sahip değildirler. Din de kendisine âit bir kültür meydana getirir ve bununla hayat bulur. Ancak bu dinî kültür, din halini alıp ilahî iradeye dayanan kültürü ortadan kaldırarak inkar kültürü haline dönüşürse, ilahî kültüre karşı bir direnç meydana getirir. Nesilden nesile aktarılan inkar kültürü, insanların irade ve düşüncesini elinden almakta, nasıl ve neye inanacaklarını belirlemektedir. Bazan geçmişin sünneti, kimi insanlar için Tanrı sıfatına bürünebilir.
Böyle bir tanrı, hidayetin önünde en büyük engeli oluşturur:
 (Kendilerine hidayet geldiğinde, insanları iman etmekten ve Rabblerinden af istemekten alıkoyan, sadece ve sadece öncekilerin sünnetinin veya azabın kendilerine göz göre göre gelmelerini beklemeleridir). [Kehf/55]

Kültürün benimsenmesi genellikle taklitle olmaktadır. Eğer bu kültür, küfür kültürü ise, ferdî manada insanın manevî aleminde köklü değişimi temin edecek olan tevhid inancını kabule mani olacaktır. Bu tarz kötü sünnetin birçok ayette taklit olarak yerildiğini görmekteyiz. Mesela Bakara/170 ayeti bu manadadır:
Onlara Allah'ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız" dediler. Ya ataları akıllarını kullanmamış ve doğruyu bulamamış idiyseler?

Taklit, sorgulama melekesinin kaybolmasıdır. Geçmişin taklit edilmesi, onun zincirinden kurtulunamaması ve değer ölçülerinin sorgulanamaması, nesillerin gelişmesini, büyümesini ve zenginleşmesini önler, geleceklerini de cehenneme çevirir. Babalarından devraldıkları inanç ve bilgi yolunu sorgulamak, bir beyin işidir. Değişme ve gelişmeyi sağlayan, var olanı sorgulamaktır.

Ayet, aynı manaya gelen benzer ayetlerle beraber şu gerçeği seslendiriyor: Aklını kullanamayan, doğruyu bulamayan ve onu bilmeyen insanların yoluna uyulamaz ve onlar taklit edilemez. Aklın, bilginin ve doğrunun yer almadığı bir yol şeytanın yolu, götüreceği yer de cehennem ateşidir.
Lokman/21 'de, taklitçilerin şeytanın çağrısına uyduklarına, şeytanın da onları cehenneme götüreceğine işaret edilmektedir. İşte, geçmişin sünnetini aklını kullanıp da sorgulamayanlar, önce beyinlerini, sonra da anketlerini cehenneme çevirmektedirler. Sorgulanmayan bilgiler, sünnetler ve yollar, fitili ateşlenmiş dinamiti andırırlar. Tevhid inancını bir anda dinamitleyebilirler. Yüce Allah, geçmişin sünnetine uyan insanların, tevhid inancını nasıl engellediklerini Kehf/55'de açıklamaktadır. 

C) Dinlememek Ve Akletmemek:
Anlatılanları dinlemek, eğitim ve öğretimin başarısını temin eden yöntemlerden biridir. İnsanlar birbirlerini dinlerlerse kolayca anlaşabilirler. Zira dinlemek bir erdemdir. Kur'an-ı Kerîm, dinlememenin ve düşünmemenin nelere mal olduğunu anlatmakta ve bu durumun insanın küfre gidişinin ana sebebi olduğuna dikkat çekmektedir:
Fakat onların çoğu yüz çevirdi, artık dinlemiyorlar. Ve dediler ki: "Bizi, çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır". [Fussılet/45]

Ayetteki kalplerimiz kapalıdır ifadesi, düşünmemeyi, kulaklarımızda bir ağırlık vardır cümlesi de dinlememeyi ifade etmektedir. Dinlemeyen insan, düşünmek için malzeme bulamaz. Dinlememek, düşünmemek, yani aklını kullanmamak, gerçekle insan arasında bir perde oluşturmaktadır. Perde arkasında kalan insanların inkar psikolojisi kabarmakta ve onlar, şeytanın oyuncağı olmaktadırlar. İnkâr insanı cehenneme götürdüğü gibi, dinlememek ve aklını kullanmamak da, hem dünya hem de ahiret cehenneminin kendisi olmaktadır:
 (Şayet dinlemiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şimdi şu alevli cehennem halkından olmazdık). [Mülk/10]
Kendi fikirlerine taparcasına, beynini dış alemden saklayan, düşüncesini tanrılaştıran, başkalarına kulak vermeyen, aklını kullanmaktan kaçan ve korkan insanlar, kendi gönül ve kafalarını cehenneme çevirmektedirler. Onların ahiret hayatı da cehennem olacaktır. Şöyle bir formül oluşturmak mümkündür: Dinlememek ve akletmemek, inkara; inkar da cehenneme götürür.
…..
(Onların çoğu yüz çevirir ve dinlemezler). [Fussılet/4]
(Kulaklarımızda bir ağırlık vardır). [Fussılet/5]

Allah'ın gönderdiği hidayet kitabına kulak vermemek ve onu dinlememek, insanla Allah arasında bir perde oluşturmakta ve neticede inkara götürmektedir.
Bakara/6 ayeti, başka bir hususa daha dikkatlerimizi çekmektedir ki, o da şudur: Bu özelliklere sahip insanlara eğitim hiçbir fayda vermeyeceğinden, genelde insan hayatında, özelde ise eğitimde, emeğin boşa gitmemesi gerekir. Eğer eğitimci bir emek sarfedecekse, bu emeğinin karşılığı bir şekilde alınmalıdır. Eğer eğitimci, eğitim faaliyetindeki emeğinin karşılığı olmadığını hissetmişse, faydasız işten ve faydasız ilimden Allah'a sığınıp, kendini daha faydalı olabileceği başka bir faaliyete yönlendirmelidir.

D) Kalplerin Mühürlenmesi:
Şu ayette, Allah'ın inkarcılara uyguladığı psikolojik muamele ele alınmaktadır:

(Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır).
Bu ayet, Bakara/6 ayeti ile ilişkilendirildiğinde, şu gerçek ortaya çıkacaktır: Yüce Allah durup dururken kulunun kalbini ve kulaklarını mühürlemez. Bunu yaparsa, zalim olur ki, Allah bundan münezzehtir. Bu sebeple kalbin mühürlenmesi, yine kulun yaptıklarından kaynaklanmaktadır. Peygamberin uyarısına kulak asmayan, ilahî vahyi dinlemeyen ve nihayet Allah'a iman etmeyen insanın kalbi ve kulakları mühürlenmeyi haketmiştir. Konuyla ilgili ayetleri şu şekilde sıralayabiliriz:

1.  Mü'min/35'de Yüce Allah, kimlerin kalbini mühürlediğini şöyle ifade buyurmaktadır:
(Allah büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mühürler).
Demek ki, zorbalık ve kibir kalbin Allah tarafından mühürlenmesine neden olmaktadır.

2. İnsan kendi nefsini tanrı edinirse kalbi mühürlenir:
Hevasını tanrı edinen ve Allah'ın bir bilgiye dayanarak saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne perde çektiği kimseyi gördün mü?[Casiye/23]
Demek ki Allah, kendi benliğini tanrı edinip, kendi kendine tapan müşriğin kalbini mühürlemektedir.

3. Dinde yanlış fetva verip Allah'a iftira etmek, kalbin mühürlenmesine sebep olmaktadır:
(Yoksa onlar senin için 'Allah'a karşı yalan uydurdu mu' derler? Allah dilerse senin kalbini de mühürler). [Şura/24]

Kur'an'da, Allah'a iftira edenlerin kalplerinin mühürleneceğine işaret edilmektedir. Yanlış fetva verip Allah'a iftira edenlerin gönülleri, meşru olmayan bir faaliyet içindedir. Meşru olmayan işlerle uğraşan ticarethanelerin kapatıldığı gibi, meşru olmayan işlerle uğraşan gönül de -doğal olarak- kapatılır. Şura/24 ayeti, bu mühürlenişten peygamberin bile müstesna olmadığını vurgulamaktadır.

Aynı şekilde En'âm/93'de Allah'a iftira edenlerin, en zalim kişiler oldukları belirtilmektedir. Böylece zalimlerin kalbi, ilahî mühürlenmeyi haketmektedir.

4. Allah, haddi aşanların kalbini mühürlemektedir [Yunus/74]. Yalanlayıp iman etmeyenlerin haddi aştıklarını, bu yüzden de kalplerinin mühürlendiğini ifade eden bu ayet, mühürlenmenin, kulun iradesine göre gerçekleştiğini bildirmektedir.

5. Bilgisizlik kalbin mühürlenmesine sebep olmaktadır:
 (İşte, bilmeyenlerin kalplerini Allah böylece mühürler). [Rum/59]
Bilgi gönlün gıdası, cehalet ise karanlıktır. Cahil insanların kalbi açtır. Gönlün doymadığı yer doğal olarak ıssız kalacaktır. Issız olan yer de kilitlenir. Onun için, bilgisiz kalan gönüller zamanla mühürlenecektir. Demek ki eğitimin amacı, gönülleri açık tutmak ve onların mühürlenmesini engellemektir.

6. İnkar etmeleri sebebiyle, Yüce Allah insanların kalplerini mühürler
 (Tam aksine küfürleri sebebiyle, Allah o kalpler üzerine mühür vurmuştur). [Nisa/155]
Uyarıları dinlemeyecek kadar inkar psikolojisine saplanmış insanların kalpleri mühürlenmektedir.

İnkar, kibir, zorbalık, hevasını tanrı edinmek, dinde yanlış fetva vermek, haddi aşmak ve cehalet batağına saplanmak gibi davranışlar, kalbin Allah tarafından mühürlenmesine sebep olmaktadır. Yoksa, Allah kimsenin kalbini durup dururken mühürlemez.
Öyleyse hiç kimse "Allah benim kalbimi mühürlediği için inanmıyorum, hakikati anlamıyorum" diyemez. Bu iddianın batıllığı şu ayette vurgulanmaktadır:
Sözlerinden dönmeleri, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve 'Kalplerimiz kılıflanmıştır' demeleri sebebiyle (gazaba uğradılar). Hayır, tam aksine küfürleri sebebiyle, Allah onların kalplerini mühürlemiştir. [Nisa/155]

"Kalplerimiz kılıflandığından doğruyu göremiyoruz" şeklinde bir mazeret geçerli değildir. Çünkü Allah, küfredenlerin kalbini mühürlemektedir. Önce kulun iradesi tecelli ediyor, sonra Allah'ın takdiri gerçekleşiyor.

Bakara/7'de geçen hateme, bir şeyi mühürlemek, sonuçlandırmak, yüz çevirmek, yüzük takmak, bir şeyi gizlemek, saklamak manalarını ifade etmektedir.
Hateme kavramının Kur'an'daki eş anlamlısı tabağa kelimesidir. Tabağa kalbin paslanması, kulaklarda bir ağırlık bulunması ve gözlerde bir perde olmasıdır.
Bakara/7'de Yüce Allah kulakları da mühürlediğini (hatemlediğini] söylemektedir. Gözden sonra en önemli algı organlarından birisi de kulaktır. Kulak, işitme organıdır. İşitme organı, insan beynine duyumlar taşır. Ancak, ayette mühürlenen duyu organı, fizikî anlamdaki kulak değildir. İnsanın algı akıdandır. Algı aktı, duyu organlarının birlikte görev yapması sonucunda ortaya çıkan anlama ve algılama yeteneğidir. Bu manada Yüce Allah bu anlama ve algılama yeteneğini mühürlemektedir.

Duymayan ya da dinlemeyen insanlar, Kur'an'da yaşayan ölüler olarak takdîm edilmektedir:
(Elbette sen ölülere duyuramazsın; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara daveti işittiremezsin). [Rum/52]
Ölü ile diriyi birbirinden ayıran temel fark, insanın anlatılana kulak vermesi, dinlemesi ve değerlendirmesidir. Aksi manada, ölü ile dirinin birleştikleri nokta, dinlememek, çağrıya kulak vermemektir:
(Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir, sen kabirlerdekine işittiremezsin). [Fâtır/22]
Hz. Muhammed bile ölülere duyuramazken, bazı insanlar ölülere duyurmaya çalışmaktadır.
İlahî mesaja kulak vermeyenler, ona alaka göstermeyenler ve onu dinleme zahmetinde bulunmayanlar, yaşasalar bile kabirdedirler. Onların beyni, gönlü ve nefsi kabre dönüşmüştür. Dışarıdan ne kadar bağırılırsa bağırılsın, kabirdeki ölüye işittirilemez.
Bu durumu şu şekilde genelleyebiliriz: Hayat dinlemek, kulak vermek ve beyne giden kanalları açık tutmaktır. Bunu beceremeyenler mezardaki ölü gibidirler. Böylece Allah, Hz. Peygamber'e kimleri eğitemeyeceğini bildirmektedir.

Kur'an, dinlemekle  akletmeye aynı değeri vermektedir.
Keşke dinleseydik, ya da akletseydik, şu alevli cehennemin halkı arasında bulunmazdık. [Mülk/10]

Ayetin ince bir analizi yapıldığında, dinleme ile akletmenin aynı ayarda olduğu görülecektir. Demek ki, dinlemeyen insanlar cehenneme gidecek ölülerdir. Gerçeğe kulak vermemek insanı cehenneme götürür.

Kalbin mühürlenmesine neden olan şeyler, kulakların mühürlenmesi için de geçerlidir:
(Onların gözlerine de perde çekilmiştir). [Bakara/7]
Bakara/7’de kalp ve kulağın mühürlendiği, gözlere ise perde çekildiği ifade edilmektedir. Gözlere perde çekmekle, mühürlemenin aynı manaya geldiği söylenebilir.

Heva ve heveslerini tanrı edinen ve Allah'ın bir bilgiye dayalı olarak saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? [Casiye/23]

Baktığı halde görememek, gözün perdeli olduğunu ifade eder:
(Onları doğru yola çağırmış olsanız işitmezler. Onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler). [A'raf/198]
Ayette 'bakma' ile 'görme' aynlmaktadır. Manen gözleri perdeli olanlar, bakarlar da göremezler. Kendilerini İslâm'a davet eden Hz. Peygamber'e baktıkları halde -davetini kabul etmediklerinden dolayı- onu görmemektedirler. Gözün perdeli olması, ilgi göstermemek, alaka duymamak, söylenene tepki göstermek ve anlamamak manalarını ifade eder.
Meseleleri derinlemesine görmek ve onların özüne inmek dediğimiz basiret, gönül gözünün işidir. Sorunların çözümü için kafa yormak ve onlar üzerinde düşünmek gibi önemli beyin jimnastiğini yapamayanlar, basiret sahibi olamazlar. Demek ki basîret sahibi olmanın yolu, düşünmekten geçmektedir. İçinde kopan fırtınaların üzerinde düşünüp, o fırtınaların Rahmani mi, şeytanî mi olduğunu anlayan insan basîret sahibidir. [A'raf/201]
….
İnkar eden, uyarıdan anlamayan ve iman etmeyen insanların gönül ve kulakları mühürlenmekte, gözlerine perde çekilmekte ve onlara büyük bir azap hazırlanmaktadır. Böylece Bakara/7'deki Onlar için büyük bir azap vardır ifadesi, bu psikolojik tavır ve davranışların hangi karşılığı hakettiğini göstermektedir. İmansızlık, uyandan etkilenmemek, kalbini ve kulaklarını gerçeğe karşı kapamak, gönül gözüne perde çekmek, insanın azabı olmaktadır. Demek ki, insan kendi azabını kendi elleriyle oluşturmaktadır.

Ali Küçük tefsiri:
Kitap kendilerine ha ulaşmış ha ulaşmamış, Kur’an diye bir kitap evlerinde ha var ha yok, yeryüzüne böyle bir kitap ha gelmiş ha gelmemiş fark etmez yaşayanlar, kitaplarına karşı nötr davrananlar, ilgisiz ve kayıtsız yaşayanlar, kitaplarından habersiz hayat programı yapanlar. Kitabın kendilerini uyarmasıyla uyarmaması müsavi olanlar.



Bu konuya münâsip kitabımızdan bir örnek verelim: Şuarâ sûresinde Hûd Aleyhisselâm’ın kavmi Âd toplumu elçilerinin kendilerine sunduğu mesaj karşısında şöyle söylüyorlardı:

"Onlar dediler ki sen öğüt versen de vaaz edenlerden olmasan da bizce müsavidir." (Şuarâ: 136)
Yâni; “Ey Hûd! İster vaaz et, ister vaaz etme! İster anlat, ister anlatma! İster uyar, ister uyarma! Bizim için fark etmez; çünkü biz, kesinlikle seni dinlemeyecek ve sana inanmayacağız” diyorlardı. Yâni peygamberlerinin vaazının, uyarısının varlığıyla yokluğunu müsavi kabul ediyorlardı. Peygamberin varlığıyla yokluğu müsaviydi onlar için. Kitabın varlığıyla yokluğu müsaviydi onlar için. Kitap ha var, ha yok, fark etmezdi. Peygamber kendilerini ha uyarmış, ha uyarmamış, kendilerine kitap ha bir şeyler demiş, ha dememiş fark etmezdi onlar için.

Buna göre kitap karşısında insanların ikinci bir grubunun varlığını anlıyoruz buradan. Ama bunu demeden önce burada bir yanlışımızı söyleyelim: Maalesef müslümanların şöyle bir yanlışı olmuş: Sanki Kur’an’da anlatılan mü'min, muttaki, muvahhid, sabırlı, mücahid, cihad edici, namaz kılıcı insanlar sanki biziz. Garanti biziz. Bunlardan söz ederken Kur’an garanti bizi anlatıyor. İyi özelliklerin hep bize ait olduğunu, kötü sıfatların, istenmeyen özelliklerin de hep başkalarına ait olduğunu düşünmüşüz.

Halbuki yıllar yılı şunu da öğretmişlerdi müslümanlara. Şunu da öğrenmişti müslümanlar: Cennetlik olmayı kim garanti görürse dinden çıkar. Kimse kendisinin kesin cennetlik olduğunu iddia edemez. Bu konuda kimse mutmain olamaz. E, sen nereden bildin onun sen olduğunu? Nereden bildin kesinlikle oraya lâyık olduğunu? Dememiz gerektiğini biliyoruz. Bunu da bildiğimiz halde yine de Kur’an’da anlatılan her güzel sıfatın sahibinin kendimiz olduğunu zannetmişiz. Ondan sonra da Kur’an’da nerede kâfir, putperest, fâsık, fâcir, münâfık, müşrik anlatıldı mı da hep başkaları zannedilmiş, hep karşıdakiler zannedilmiş, hep başkalarının üzerine atılmış. Oysa, acaba bu anlatılanlar ben miyim ki? Bu sıfatlar bende mi ki acaba? Acaba bu âyet beni mi anlatıyor ki?  Demek zorundaydık. Bunu da biliyorduk.
Çünkü Hz. Ömer Efendimiz de Aşere-i Mübeşşere’den olduğu halde: “Acaba burada anlatılan münâfık ben miyim?” diyor ve uykularını kaybediyordu. Acaba Rasulullah’ın haber verdiği münâfıkların içinde ben de var mıyım? Diye, için için muhasebesini yapıyordu. Elbette bir insan olarak, bir mü'min olarak öyle düşünecekti ve zorlanacaktı, zorlayacaktı kendini.



Şimdi bu mânâda kendimize bir bakalım: Kur’an karşısında, kendisine Kur’an arzedilince, Kur’an’la karşı karşıya gelince, Kur’an’ın uyarısı kendisine ulaşınca bu uyarıya karşı iki grup insan varmış. Bu uyarıya karşı takınılan iki insan tavrı varmış:
1- Bir Muttakiler. Yâni Kur’an’la uyarılanlar. Kuran’ın uyarısı karşısında uyarılanlar. Kur’an’ın uyarısına müspet tepki verenler. Kur’an’ın uyarısıyla etkilenenler. Kur’an’la yol bulanlar, yollarını Kur’an’la bulanlar.
2- İkinci grup insan ise, kendilerine Kur’an arzedilince, Kur’an’la karşı karşıya gelince, Kur’an’ı duydukları zaman, Kur’an karşısında ikinci grup insan da:

"Küfredenlere (hakkı örtbas edenlere) gelince uyarsan da uyarmasan da müsavidir onlar için. Onlar iman etmezler."
Bu ikinci grup insan, Kur’an ha var, ha yok fark etmez olanlar. Kur’an’ın uyarısı karşısında nötr davrananlar. Kur’an’la diyalog kurma gereği duymayan, onu anlama, tanıma, onunla yol bulma, onun rehberliğinde, onun yol göstericiliğinde bir hayat yaşama lüzumu duymayan, Kur’an’sız yaşayan insanlar. Kitaplarından habersiz yaşayan insanlar.
…..
Eğer iman boyutunda denk değil de amel boyutunda denkse bu iş, o zaman Ankebût sûresi imdadımıza yetişiyor ve diyor ki: Sakın ha aldanmayın! Şeytan sizi Allah’la aldatır bazen! Allah sanki sizi müslüman kabul etti zannettirir. Çünkü Allah  buyurur ki:
"İnsanlar öyle mi zannediyorlar ki sadece iman ettik demeleriyle bırakılacaklar da imtihana çekilmeyecek-ler?" (Ankebût: 2)
Öyle mi hesap ediyorlar? Öyle mi umuyorlar ki, onlar sadece dilleriyle “amenna”! deyiverecekler, inandık deyiverecekler de salınıverecekler, öyle mi? Sadece biz inandık demeleri kâfi gelecek öyle mi? Hesaplarını, kitaplarını buna göre mi yapıyorlar? Böyle mi zannediyorlar? diyordu.
Öyleyse kişi, Kur’an’ın bir konudaki uyarısına iman ettim dese de, sonra o konuda Allah imkân verip de imtihan edince, deneyince sanki kâfirler gibi o konuda herhangi bir uyarı yokmuş gibi davranıyorsa, Kur’an’dan habersiz yaşıyorsa, ya da kitabının o âyetinden haberi yok gibi davranıyorsa, o zaman kesinlikle o da onlardan olacaktır, Allah  korusun.

Peki o zaman, küfrü ikiye mi ayırdık?
1- Hani şu Ebu Cehil gibi cehennemi boylayacak olan kâfirin küfrü. Küfr-i inâdî. Eh bakıyoruz ki adam bazen müslüman gibi söz ediyor, mü'min gibi söz söylüyor. Ben de inanmışım, ben de müslümanım diyor. Dahası bir adım daha öte atıyoruz ve şeytana bakıyoruz. Şeytanın bizzat Allah’a inandığını, Allah’tan korktuğunu veya âhirete iman ettiğini görüyoruz. Kur’an’da bu mânâda sözlerini görüyoruz şeytanın. Ama sadece iddiadan ve sözden ibaret bir imana Allah asla iman demiyor.
……
Meselâ diyor ki adam: Ben Kur’an’ın okunması gerektiğine, Kur’an’ın yaşanması gerektiğine inanıyorum! Peki kim okuyacak? Kim yaşayacak? Birileri yaşasın efendim, boş kalmasın. Böyle bir iman, iman değildir.
Ben müslümanların cihad etmesine inanıyorum. Ben müslümanların örtünmesi gerektiğine inanıyorum. Ben Kuran’ın anlatılma-sı gerektiğine inanıyorum. Peki kim yapacak bunları? Birileri yapsın efendim! Bizden söylemesi, biz bunun edebiyatına görevliyiz, birileri de yapsın, yaşasın. Böyle bir iman lüks bir imandır.
Dönelim, hicri ikinci asra kadar yaşayan mü'minler Peygamber ne demişse Allah’tan, aynen kabul ettiler, aynen iman ettiler, ama bu imanlarını sadece söz planında bırakmadılar, hemen bu imanlarını amele dönüştürdüler ve toplum birden bire değişiverdi. Peki ya şimdi? Şimdi neden, müslümanlar hem Kur’an okuyorlar, hem öğreniyorlar, hem iman ediyorlar, hem imanları artıyor da neden bu toplum değişmiyor? Galiba inzar kendi hayatlarında uyarıcı özelliğini kaybettiği için.
Biraz sivri bir iş, güç bir durum çıktı karşımıza. Ama ne yapayım öyle olmasa da bu insanlar hepten müslümanlar işte. Herkes müslüman bu toplumda. Herkes kendini böyle iyi müslüman kabul ederken okuyun, anlayın, kavrayın diyerek ne kazandıracağız biz bu insanlara?
…..
…..
Kalplerini düşünüp değerlendirmek için, muhakeme ve münakaşa ederek bir kanaate varabilmek için Kur’an’a açmayan insanlar. Yahu ne diyor? Nedir bu Kur’an? Neden bahsediyor Bakara? Ne anlatıyor Âl-i İmrân? Bir kere okuyalım da bir karar verelim diye merak edip onunla pratik bir diyaloga girmeyen insanlar. Kur’an diye bir kitap var mı, yok mu? Fark etmez yaşayan insanlar. İşte uyarının fayda vermeyeceği insanlar bunlardır.
Sanki gözlerini yeryüzündeki milyonlarca Allah’ın meşhût âyetlerine kapamış, kulaklarının şu elimdeki metluv âyetleri duymasına müsaade etmeyen, kalplerinin düşünmesine, muhakeme ve münâkaşa etmesine izin vermeyen insanlardır burada anlatılanlar.
Bir bakıma bu ve benzeri âyetler, toplum karşısında Peygamberin konumunu belirleyen âyetlerdir.
1- Birincisi; Kur’an’a karşı, Kur’an’ın uyarısına karşı böyle bir tavır takınan insanlar karşısında Peygamber üzülmemeli, ümitlerini yitirmemelidir. Kendilerini Allah mesajıyla uyaran, kendilerine Allah âyetlerini duyuran bir peygamber karşısında böyle vurdumduymaz, böyle kör ve sağır insanlar da olabilecektir.
2- İkincisi; Peygamber bu tür çorak arazilerle uğraşmak yerine mesaisini daha mümbit arazilere aktarmasını bilmelidir. Peygambere ve onun yolunun yolcusu biz müslümanlara bu gerçeğin uyarısında bulunan âyetlerdir bu âyetler. Ama şurası unutulmamalıdır ki, bu uyarılanlar açısından böyledir. Uyaranlar açısından böyle değildir. Yâni şöyle bir sonuca gitmemiz caiz değildir: Efendim madem ki uyarsak da, uyarmasak da fark etmezmiş. Uyarsak da, uyarmasak da müsaviymiş. Madem ki bu insanlar iman etmeyeceklermiş. Madem ki uyar-ma ve uyarmama konusunda muhayyer bırakılmışız. Öyleyse biz de bırakıverelim! Biz de uyarmayalım onları! Bırakıverelim bu işi diyeme-yiz. Çünkü uyarılanlar açısından böyledir, ama uyaranlar açısından böyle değildir bu. Bakın dikkat ederseniz burada:
 “Peygamberim, senin için müsavidir” denmemiş. Peygamberim, sen onları uyarsan da uyarmasan da senin için fark etmez! Onları ister uyar, ister uyarma! Senin için müsâvidir! denseydi o zaman bu konuda Rasûlullah Efendimiz uyarıp uyarmama konusunda serbest olacaktı. Tabi onun şahsında bizler de bu konuda serbest olacaktık. Yâni gerek Allah’ın Rasûlü, gerekse onu yolunun yolcusu olan bizler dilediklerimizi uyaracak, dilemediklerimizi de uyarmaktan vazgeçecebilecektir. Bu iş bizim arzumuza bırakılmış olacaktı. Ama bakın öyle denmiyor da:
 “Onlar için müsâvidir” denmiş. Yâni peygamberim uyarsan da, uyarmasan da senin için fark etmez denmemiş de, onlar için fark etmez denmiş. O halde sen uyaracaksın Peygamberim! Sen onları uyarmak zorundasın! Bu, meselenin sana yönelik veçhesidir. Ama bu işin bir de uyarılanlara yönelik yönü vardır. O da: Sen uyarsan da, uyarmasan da fark etmeyecek insanlar da olabilecektir.

Öyleyse biz uyaracağız insanları, uyarmak zorundayız. Bu işin bize yönelik veçhesi. Bir de bu uyarı işinin uyarılanlara yönelik veçhesi vardır ki kimileri bu uyarıya müspet cevap vermeyecektir. Ama bu bizim problemimiz değildir. Biz her hal ü kârda insanları uyarmak, insanlara Allah’ın kitabının uyarısını ulaştırmak zorundayız. Çünkü kim uyarılacak, kim uyarılmayacak? Kim uyarıya müspet tavır takınacak, kim vurdumduymaz davranacak? Kim adam olacak kim olmayacak? bunu bilmiyoruz. Bu konuda şunlar şunlar iman edecek, ama bunlar bunlar iman etmeyecek, şunlar şunlar uyarılacak, uyarıyı kabul edecek, ama bunlar bunlar etmeyecek, diye elimizde bir liste yoktur. Onun için bunu kendimize problem edinmeden herkesi uyarmak zorundayız.
Peki niçin iman etmezmiş bunlar? Niçin uyarıya karşı nötr davranırmış bunlar? Uyarının varlığıyla yokluğu niçin müsaviymiş bunlar için? Bakın bunların iman etmeyiş sebebini Rabbimiz bundan sonraki âyetinde şöyle anlatıyor:

7: ”Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin önünde de perdeler vardır. Ve onlar için büyük bir azap vardır."
Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Mühürleyecek de olabilir mânâ. Çünkü yarın olacak şeyler olmuş gibi kesin kesin anlatılır Kur’an-ı Kerîm’de. Kur’an’ın anlatımı budur.
Allah onların kalplerini mühürler. Kulaklarına mühür basar. Duyma ve dinleme özelliklerini de alıverir. Gözlerinin önüne de görmelerine engel bir perde çekiverir. Duymaz, duygulanmaz, anlamaz, işitmez bir hale getiriverir onları Allah.
" Gözleri üzerinde de perde vardır."
" Önlerinde de mutlak bir azap onları bekliyor."
Yâni kalpleri mühürlenir, dinleme, anlama istidatları alınıverir. Gözleri vardır, görürler ama sanki görmezler. Kulakları vardır, duyarlar ama sanki işitmezler. Kalpleri vardır, ama sanki bir şey duyup anlamazlar. Tıpkı hayvanlar gibidir onlar.

"Onların kalpleri vardır onunla anlamazlar. Gözleri vardır onunla görmezler. Kulakları vardır onunla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidir. Hattâ hayvanlardan daha da şaşkındırlar." (A'raf: 179)
Gaybî konulara tüm kapıları, pencereleri kapanmıştır onların. Mü'minlerin ruhlarına açık olan tüm pencereler bunlar için kapalıdır. Çünkü onlar hidâyetle, hidâyet kaynağı olan Kur’an’la ilgilenmemiş-lerdir. Hidâyet kaynağı olan Kur’an’a karşı nötr davranmışlardır. Karanlıkta kalmayı tercih etmişler, düğmeye basma gereği duymamışlardır. Acaba şimdi kalbin mühürlenmesini nasıl anlayacağız? Allah’ın Rasûlü:
"Günahlar insan kalbini bir kılıf gibi öyle bir sarar ki, sonunda o kişi artık bir şey duymaz oluverir."
Buyurur. İşte kalbin mühürlenmesinin mânâsı budur. Rabbimiz Mutaffifin sûresinde bu hususu şöyle anlatır:
"Hayır hayır! Doğrusu onların kazandıkları günahlar kalplerinin üzerine pas bağlamıştır." (Mutaffifin: 14)

İşte böyle kalp günahlarla, işledikleri nanelerle örtülünce, Allah da onun üzerine mührünü basıverir. Bir kabın üzerine mühür vurulmuşsa, artık o kabın içine ulaşmak ancak o mührü, o damgayı çıkarmaya, kırmaya bağlıdır. Bu kalbe iman, ancak o zaman girebilir. Peki acaba bu işin Allah’a izâfesini nasıl anlayacağız. Yâni eğer bu kâfirlerin kalplerini Allah mühürlediği için bunlar kâfir olmuşlarsa, o zaman suçu ne bunların? Acaba bir cebir söz konusu değil midir yâni burada? gibi bir soru hatırımıza gelmiştir. Halbuki Gâf sûresinde Rabbimiz bakın şöyle buyurur:
" Ben kullarıma zulmedici değilim” (Gâf: 29)
 Yine A'râf sûresinde bir başka âyet-i kerîmesinde de şöyle buyurmaktadır Rabbimiz:
"De ki Allah  kötülükleri emretmez " (A'râf: 28)
Bütün bu âyetlerle bunu nasıl telif edeceğiz? Âyetlerden ve hadislerden anladığıma göre Allah herkese bir kalp vermiş ve bir de her insan kalbi için bir kilit yaratmış, bir  kilit vermiştir. Bu kalbin kilitleyici, mühürleyici veya açıcı anahtarı Allah’tandır. Ama bu kilidin, bu mühürün Allah’tan oluşu bir cebir anlamına gelmemektedir. İnsanlar kendi öz iradeleri, hür iradeleriyle ya bu kilidin kapatılmasını Allah’a arzederler, Allah da kapatır onu. Ya da açılmasını isterler Allah’tan, Allah da açıverir onu.
Yâni kul bizzat kendi özgür iradesiyle mü’min iken kâfir olmayı tercih ederek Allah’a şöyle der: Ya Rabbi, ben bu kalbimin kapanmasını istiyorum. Ben artık bu kalbimi kullanmak istemiyorum. Ben bu kalbimle artık ne seni, ne senin peygamberini, ne de senin âyetlerini duymak istemiyorum. Benim tercihim budur. Ben kalbimdeki kilidin kapanmasını istiyorum, diyerek kapattırır onu. Kalplerin kilidinin açıcısı ve kapatıcısı olan Allah, bu konuda tek yetkili olan Allah da onun bu tercihini onaylayarak kapatıverir onun kalbini. Aksi de geçerlidir tabii. Bir Ömer gelir, kırk yıllık bir kalp kapalılığı tercihinden vazgeçerek: “Aman ya Rabbi! Ben ne kötü bir tercihte bulunmuşum? Ben önceki tercihimden vazgeçip bu kalbimin açılmasını istiyorum! Ben müslüman olmak istiyorum!” der ve onun bu yeni tercihini onaylayan Rabbimiz de onun için kalbini açıverir.
O halde isteyen kuldur, ama açan ve kapatan da din sahibi olan Allah’tır her zaman. Demek ki bu açma ve kapatma işinde yine de insana irade vermiştir Allah. Yâni tekrar müracaat hakkınız vardır demiştir Rabbimiz.
Yâni insan kâfirken kalbi mühürlüyken, kapalıyken Allah’a tekrar müracaat edip açtırabilir kalbini ve müslüman olabilir. Müslümanken de müracaat edip kapattırabilir mürtet olabilir. Bu durumda kalbini açıkken kapattıran ve mürted olan bu adama ne yapılır? Eğer bu kişi yakalanmışsa öldürülür zaten. Ama yakalanmamışsa, kaçıp kurtulmuş veya insanlardan gizlemişse bunu kişi, o zaman  oyuncak  oynar gibi aç kapat, aç kapat olmaz. Yâni kâfir oldu, müslüman oldu, kâfir oldu, müslüman oldu, artık bir daha kâfir olursa, o zaman da Rabbi-mizin şu âyeti gündeme gelecektir:
"Onlar ki iman ettiler. Sonra küfrettiler. Sonra iman ettiler, sonra küfrettiler. Artık Allah onları mağfiret edecek değildir." (Nisâ: 137)
Yâni adam önce inandı, sonra inkâr etti. Sonra tekrar inandı, tekrar inkâr etti. Kalbini açtırdı, sonra kapattırdı. Sonra tekrar bir daha açtırdı, sonra tekrar kapattırdı. Artık bu dinle alay, Allah’la alay anlamına geliyor ki, Allah sonunda onun tevbesini kabul etmiyor.
Buna göre bu özeti sunulan küfrün temel felsefesi neymiş? Vahye karşı ilgisiz kalmak, kitaba karşı kayıtsız kalmakmış. Yâni Allah’ın insan hayatına karışmasına nötr davranmakmış. Kitapla ilgi kur-madan yaşamakmış. Çünkü kitap neydi? Kitap; kitâbe, yazgı demekti. Yâni insan yazgısının habercisi. Allah’ın insan hayatına karışmasının habercisi. Yâni insanın hayat programıydı kitap. İnsanın alın yazısının değişmez kitâbesiydi kitap. İşte bu kitap karşısında, bu kitabın uyarısı karşısında anlıyoruz ki; insanlar ikiye ayrılıyorlar. Kitap karşısında ama. Değilse benim o kitaptan anlayışım karşısında değil tabii. Bunu biraz daha düzgün bir şekilde söyleyelim inşallah: Benim bu kitaptan anlayışımı birisi reddetti mi beni reddetmiş olur, bu kitabı değil. Delilim ne bu konuda?
Rasulullah Efendimizle Hz. Ali Efendimiz giderlerken bir adam uykudadır. Onun uyandırılmasını emreder Allah’ın Rasûlü. Buyurur ki; “Kaldırın! Namazını kılsın!” Hz. Ali Efendimiz onu uyandırdıktan sonra der ki: “Ey Allah’ın Rasûlü, onu siz uyandırsaydınız olmaz mıydı? Zira o kişi mekân olarak size bizden daha yakındı” Bunun üzerine Ra-sûlullah buyurur ki; “O adam eğer uyku sersemliğiyle bana kafa tut-saydı dinden çıkardı. Ama sana kafa tutunca sen, sensin, dinden çık-maz!” Yâni bir peygamberin uyarısına değil, senin uyarına kafa tutuyor demektir buyurmuştur.



Böyle olunca biz birilerine din anlattıktan sonra onlar bunu reddettiler mi hemen onlara kâfir damgası vurmayalım. Bizim anlayışımızı reddediyorlar diyelim. Ama o kişi ben dinimi Kur’an’a dayandırmam! Ben Kur’an’a güvenmem! Ben hayat programımı Kur’an’dan almam! Ben Peygamberi örnek almam! Şeklinde bir reddin içine giriyorsa, yâni dinin aslını ve sistematiğini reddediyorsa o zaman o kesin kâfirdir. Ama benim bu âyetten anladığım budur! diyorsam ve adam da bunu reddediyorsa, ona da hemen kâfir damgasını vurmayalım. Çünkü o, İslâm’ı, Kur’an’ı değil de, benim ondan anladığımı reddetmiştir.
Demek ki Kur’an karşısında insanları ikiye ayırdık:
Olanlar. Yâni kitapla yol bulanlar, kitabın yol gösterisine tabi olan mü'minler. Sürekli kitapla beraber olup hayatlarını onunla düzenleyen muttakiler. Yâni yaptıklarını ve yapmadıklarını kitaptan delillendirerek kitap rehberliğinde yürüyenler. Eylemlerini, düşüncelerini, bakışlarını, inançlarını kitapla özdeşleştirenler. Ben bunu kitabın şu âyetine göre yaptım! Bunu peygamberimin şu hadisine göre terk ettim diyebilenler. Vahyi tanıyanlar ve o vahiy eşliğinde hayatlarını yaşayanlar.
Olanlar. Kitabın uyarısının varlığıyla yokluğu kendileri için müsâvi olanlar. Kitap kendilerini ha uyarmış, ha uyarmamış fark etmez yaşayanlar. Kur’an diye bir kitap var mı, yok mu? Bundan habersiz yaşa-yanlar. Kitap ayrı bir vadide, kendileri ayrı bir vadide yaşayanlar.
Evet buraya kadar kitap karşısında, vahiy karşısında bu iki tavrı, bu iki insan tipini, vahiyle yolunu bulan mü’minleri ve vahiyden habersiz yaşayan kâfirleri anlattıktan sonra bakın Rabbimiz bunlardan farklı bir grup insanı daha tanıtacak: